‘YENİDEN SOSYALİZM’ DEĞİL, TASFİYECİLİK
SOSYALİZMİ TASFİYE ETMENİN EN ETKİLİ YOLU; SOSYALİZMİ SAVUNUR GİBİ YAPMAK!
YENİDEN DEĞİL, HER ZAMAN SOSYALİZM!
8-9 Kasım 2025 tarihlerinde HDK ve DEM Parti ‘Yeniden Sosyalizm’ adı altında bir konferans düzenledi.
KİMDİR HDK (Halkların Demokratik Kongresi)? DEM Parti’nin temsil ettiği Kürt milliyetçileri ve kuyruklarına takılmış reformist, oportünistlerin oluşturduğu tasfiyeciliği temel almış bir bloktur.
Hedefleri: Emperyalizmin icazetinde teslimiyetçiliklerine kılıf bulmak ve devrimci alternatifi tarihe gömmektir.
Sosyalizm mücadelesi, kapitalizmin mezar kazıcısı olarak tarih sayfalarında yer almıştır.
Emperyalizm süreciyle birlikte “Emperyalizme Karşı Bağımsızlık, Faşizme Karşı Demokrasi, Sömürüye Karşı Sosyalizm” bu süreçte tarihsel anlamda sınıflar mücadelesinin temel sloganı haline gelmiştir.
Ve o zamandan bu yana emperyalizmin, faşizmin özü değişmemiştir.
Ne kapitalizm vahşiliğinden ve sömürüsünden ne de emperyalizm işgalciliğinden vazgeçmemiştir.
‘Yeniden Sosyalizm’ diyenler, bir dönem sosyalizmden vazgeçip sonra da ‘olmadı galiba’ diyerek ‘yeniden’ sosyalizme dönüyor değil. HDK ve DEM Parti’nin böylesi samimi bir dönüşü söz konusu değildir.
‘Yeniden Sosyalizm’ sloganı, sosyalizme dönüşün samimi bir öz eleştirisi değil; sosyalizm düşüncesini tarihin kör kuyularına atma girişiminden başka bir şey değildir.
Ortada ‘yeniden’ sosyalizm mücadelesine dönmek yoktur. Sosyalizm düşüncesini kökten silme, devrim iddiasını tasfiye vardır.
Neden tam da şimdi ‘Yeniden Sosyalizm’ bayraktarlığı yapmaya kalkıyorlar? Yeni bir atılım işareti mi?
Hayır…
Tam da oligarşinin Bahçeli faşistinin çağrısıyla başlattığı ‘süreç’ arayışına Kürt milliyetçileri ve kuyruğundaki oportünistlerin verdiği cevaptan, sarıldıkları bir demagojiden başka bir şey değildir.
Kürt milliyetçiliğinin geçmişi bu konuda bellidir: Bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesinin revaçta olduğu süreçlerde orak çekiçli bayrak sallarken; kapitalizmin restorasyonu sürecinde, dönemin sosyalist blokunun teslimiyeti ile birlikte, bayraklarındaki orak çekiçten kurtulup yönünü emperyalizmin icazetine döndürmüştür.
Bugün ne oluyor? Oligarşi ve emperyalizmin MHP ağzından yaptıkları çağrı ile PKK kendini lağvetmiş ve şartsız bir şekilde yeni bir teslimiyet sürecine girmiştir. Hem de kuyruğundaki reformist, oportünist solla birlikte.
‘Yeniden Sosyalizm’ sloganıyla Kürt milliyetçileri ve oportünistler kendi tabanlarını, bu teslimiyet sürecine ‘ideolojik’ olarak hazırlamaya çalışıyorlar.
Ama nafile… Zaten kanmak isteyenlerin dışında, reformist ve oportünist şeflerin dışında bu demagojiye kimseyi inandıramazlar.
‘YENİDEN SOSYALİZM’ DEĞİL, TASFİYECİLİK
Solu solla, işçi hareketini sendikalarla, ulusal kurtuluş hareketini milliyetçilerle tasfiyeye tabi tutmak emperyalizmin öteden beri yerleşik bir politikasıdır.
Tasfiye öncelikli olarak inkâr ve çarpıtmalarla başlıyor. İnkâr edebilmek için sol olmak gerekiyor. Çarpıtabilmek için önceden biliyor ve savunuyor olmak gerekir. Kürt milliyetçiliğinin bu tasfiye için tercih edilme nedeni de budur.
Kürt milliyetçiliğine biçilen misyonlardan biri sosyalizmin tasfiyesi ve devrimin önüne barikat olmaktır. Bu misyonlarını başarabilmek için kendilerini sol ve sosyalist göstermek zorundalar. “yeniden sosyalizm” konferansının tek amacı budur.
Kısacası tasfiyecilik ve dönekliktir.
Sosyalizmi tasfiye edenlerin yöntemlerinden biri budur. Sosyalizme ekler yapmak.
Demokratik sosyalizm, reel sosyalizm, özgürlükçü sosyalizm, çoğulcu sosyalizm kavramları sosyalizmi tasfiyenin aracı olarak kullanıldı. Şimdi yeniden sosyalizm diyenler çıktı ortaya. Öcalan’ın teorisi Demokratik Toplum Sosyalizmi.
Sosyalizm zaten demokratiktir. Tüm demokrasiler aynı zamanda diktatörlüktür. Burjuvazinin demokrasisi nasıl ki halk için diktatörlükse, senin seçilmiş milletvekilini, belediye başkanını hapse atıyorsa, yıllarca tutsak tutuyorsa, sokakta kurşunluyorsa yani sana yönetme hakkı tanımıyorsa, söz hakkı tanımıyorsa halk demokrasisinde de burjuvaziye örgütlenme ve söz karar hakkı tanınmaz.
Halk için demokrasi, burjuvazi için diktatörlüktür.
Herkes için özgürlük isteyen bir sosyalizm de olmaz. Halk için özgürlük istemek, otomatik olarak burjuvazinin özgürlüğünün yok edilmesi demektir. Burjuvaziye özgürlük vermek, özel mülkiyete ve sömürüye özgürlük vermektir. Çünkü burjuvazi sömürü demektir. Özel mülkiyet demektir.
‘YENİDEN SOSYALİZM’ KONFERANSINDAN ÇIKANLAR
Nitekim konferanstan çıkardıkları sonuç da sosyalizmin tasfiyesidir.
Konferansın sonuç bildirgesi, konferansın ne amaçla yapıldığının da en somut göstergesi durumundadır.
Görünürdeki amaç; emperyalizm ve gericiliğin dünyayı getirdiği umutsuz durumun çözümünün sosyalizm olduğunu anlatmaktır. Sosyalizme halen neden ihtiyaç duyulduğu konularına da vurgular belirtiliyor. Çözüm olarak da soyut bir sosyalizm savunusu mevcuttur. Ancak bildirgeden çıkan sonuçlar tamamen ayrı bir yerdedir. Varılan ‘ortak görüş’;
-Sosyalizm deneyimi yanlıştı
-Soyut bir Marksizm söylemi altında Leninizm’in inkârı
-Proletarya diktatörlüğünün yanlışlığı
-Sınıfsal analizden uzaklık, sınıf tavrının inkârı, marjinal gruplara umut bağlamak
-Sosyalizm adına, 150 yıllık pespaye sivil toplumculuğun keşfi ve yeni bir yolmuş gibi kutsanması
Konferansın sonuç bildirgesi, bir tasfiyecilik manifestosu olmanın ötesine geçmiyor.
Proletarya yok, halk yok… Peki ne var? Feminizm var, LGBTİQ+ var. Pederşahilik yeni keşfedilmiş ve patriarka adı altında temel çelişki tespitleri var.
Sınıfsal bir değerlendirme olmadan, devrimde sınıfların mevzilenmesi konusunda bir tespit olmadığı şartlarda; ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu durumun analizi de mümkün değildir. Baş ve temel çelişkiler diye feminizm ve eş cinsellik karşıtlığı alındığında, sınıf dışı tespitler de doğal olarak kaçınılmaz olmaktadır.
Tarih bilinci olmadan bir tarih değerlendirmesi elbette ki ayakları havada bir saçmalığın ötesine geçemezdi. ‘Yeniden Sosyalizm’ bildirgesinde güya sınıflar savaşı, Paris Komünü, Ekim Devrimi, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ve günümüze kadar olan devrimlerin değerlendirmesinden tek bir sonuç çıkarabilmişler: O sonuç da; kapitalizm ve pederşahiliğin aşılabilirliğiymiş.
Peki, HDK ve DEM Parti bundan ne sonuç çıkarıyor?
Kapitalizmi aşabilmek için bir devrim programı mı çıkarıyor?
Hayır. Onlar kendi boylarına poslarına bakmadan Lenin’i, Stalin’i aşmaktan söz ediyorlar. Tam bir komedi; oturduğun yerde teori üretilirse; Lenin kapitalizmi aştı, Abdullah Öcalan da Lenin’i aşınca kapitalizm de aşılır, mükemmel(!) sosyalizm de kurulur.
Bilimsel sosyalizm böyle bir saçmalık değildir. Bilimsel yöntemin yani diyalektik materyalist yöntemin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Yaşamdan kopuk, adeta gökten zembille indirilen bir görüş değildir. Öcalan emperyalizm ve faşizmle uzlaşsın diye de değiştirilemez, gerçekliğinden bir şey kaybetmez. Tersine onu inkâr edenler kendilerini yok ederler. Bilimsel düşünce yöntemi ve onun sonucu olan bilimsel sosyalizm yaşamaya devam eder.
MARKSİZM’DE DÖNEKLİĞİN KRİTERİ: PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNÜN İNKÂRI
Öcalan proletarya diktatörlüğünün yanlış olduğunu söylemiş.
Öcalan’ın teorisyenliği üzerine yazıp çiziyorlar.
Bunda yeni ne var? Kautsky’den bu yana tüm dönekler önce proletarya diktatörlüğünü inkâr etti. Çünkü proletarya diktatörlüğü sosyalizmi kurmanın tek yoludur. Sosyalizmi inkârın en ikna edici yolu da proletarya diktatörlüğünün inkâr edilmesidir.
Burjuvazi de bunu bilir. Devrimciler de bunu bilir. Elbette Öcalan da, onu büyük teorisyen diye göklere çıkaran riyakârlık da bunu çok iyi bilir.
Kautsky inkâr etti proletarya diktatörlüğünü, Lenin ona “Dönek Kautsky” dedi.
Kautksy Birinci Paylaşım Savaşı’nda “Anavatan Savunması” adı altında Alman burjuvazisini destekledi. Yani emperyalizmin işgalciliğini, pazar savaşını destekledi.
Kürt milliyetçiliği ne yapıyor? Rojava’da 28 ABD üssü kurdurdu. ABD’nin askeri gücü oldu.
Emperyalist işgallerin suç ortağı ve destekçisi.
Kautsky sınıf savaşı yerine sınıf uzlaşması dedi, onu da tekrar ediyorsunuz.
Tüm dönekler zora dayalı devrim anlayışını inkâr ederler. Siz de bunu yapıyorsunuz. Silahlı mücadelenin inkârı, sınıf mücadelesinin inkârı, devrimin zor kullanılarak gerçekleşeceğinin inkârı.
Ne diye övünüyorsunuz? Burjuvaziye elinde bir demet çiçekle gidip iktidarı isteme fikri de ilk sizin beyninizden çıkmadı. Faşizmin resmini okşadığı ilk kişi de Sırrı Süreyya değil, örneğin Troçki sosyalizme ve halka ihanet ettiği için faşizm onu neredeyse bayrak yaptı.
Bunda yeni ne var? Dönekliğe getirdiğiniz bir yenilik bile yok! Yüzyıl önce Kautsky nasıl döndüyse siz de neredeyse birebir aynı teoriyle dönüyorsunuz.
‘YENİDEN SOSYALİZM’ DENİLEN DEMOKRATİK KONFEDERALİZM NEDİR?
Bildirgede “…çoğulcu yapılanmaların, mahalle, köy ve iş yeri komünleri gibi tabandan örgütlenmiş doğrudan demokrasi birimlerinin, daha büyük ölçekli konfederal yapılarla iç içe geçmesiyle somut bir karşılık bulabileceği tartışıldı. Bu bağlamda, Kuzey ve Doğu Suriye’deki Rojava devriminin, halk meclislerinin inşa etmeye çalıştığı demokratik konfederalizm deneyiminin, bu türden bir örgütlenme modelinin somut ve güncel bir örneğini oluşturduğu” belirtilerek dünyaya AbdullahÖcalan’ın Rojava örneği sunuluyor. Ve buradan hareketlede Öcalan solculuğu parlatılmaya çalışılıyor.
PEKİ NEDİR BU DEMOKRATİK KONFEDERALİZM?
Demokratik konfederalizm diye ifade edilen örgütlenme modeli ‘Komünler Birliği’ diye ifade edilen toplumsal örgütlenme biçimidir. Öcalan’a göre toplum, devlet merkezli ve yukarıdan yönetilen bir yapı yerine yerel komünlerden (mahalle, köy, iş yeri, kadın meclisi vb.) oluşmalıdır. Bu komünler kendi kendini yöneten, doğrudan demokrasiyle karar alan, yerel ihtiyaçlara göre örgütlenen, merkezi devlete bağımlılığı azaltan topluluklardır.
Bu komünlerin bir araya gelmesiyle ise komünler birliği oluşur. Yani her komün bağımsız çalışır ama ortak sorunlar, koordinasyon ve dayanışma için bir birlik çatısı altında birleşir. Siyasi ve toplumsal olarak da bu yapıların merkezi devlet yerine önerdiği ‘sosyalizm’ düşüncesidir.
Bu anlayış kadın özgürlüğü, ekoloji ve doğrudan demokrasi temelli bir yapı olacak diye pazarlanmaktadır.
Bir not düşelim; “Öcalan’a göre” dediğimize bakmayın. Alıntıyı Öcalan’dan yaptığımız için öyle yazıyoruz. Değilse tüm sivil toplumcu hareketlerin teorisi budur. Burjuvazinin sosyalist teoriyi bulanıklaştırmak, halkın bilincini bulandırmak için üretip yaydığı teorilerdir bunlar.
Yine yayan emperyalizmdir. Öcalan İmralı Adası’na girdikten sonra önüne emperyalizm tarafından sivil toplumcu teorisyenlerin kitapları konmuş, ezberletilmiş, yazdırılmıştır. Öcalan’a göre dediğimizde “emperyalizmin sivil toplumcu teorisyenlerine göre” demek istiyoruz.
Peki, bu konfederal yapı gerçekleşince ne olacak? ‘İktidarı almaya gerek olmadan, sosyalizm kurulacak’ şeklinde karikatür bir sosyalizm anlayışı vaaz ediliyor. Diyelim ki, bu örgütlenme gerçekleşti… Bizim ülkemizde yeni sömürgecilik ilişkileri ve sömürge tipi faşizm mevcuttur. Emperyalizm ve oligarşi bu yapılanmaya karşı kayıtsız mı kalacak veya bu yapılanma karşısında kendisini çözülme ve bitirmeye mi yönelecek?
Elbette sessiz kalmayacak ve her demokratik çıkışı zor ve faşist terörle bastırmaya çalıştığı gibi bu yapıya da yöneleceğini bilmek için kâhin olmak gerekmiyor.
Teori diye ortaya atılan saçmalığa bakar mısınız?
CHP’ye bile izin vermeyen faşizm, Kürt milliyetçilerinin kuracağı komünlere izin verecekmiş. Halkı aldatmanın bu kadarına pes denir.
Seçimlerde kazandığınız tek bir belediyeye izin vermeyen faşizm, sizin kuracağınız komünlere izin verecek öyle mi? Buyrun kapitalizmin altını dinamitleyin, komünler kurun, özel mülkiyeti de ortadan kaldırın diyecek öyle mi?
Bu kadar ayan beyan olan bir durumu Öcalan göremiyor mu? Elbette ki görüyor. Ama işte emperyalizm Öcalan üzerinden, kendi iktidarının bekasını tehlikeye düşürmeyecek böylesine bir göstermelik muhalefet yaratmak istiyor.
Öyle ya ABD, AKP, MHP Kürt milliyetçileriyle emperyalizmin egemenliğini, kapitalist sistemi yıksınlar diye ittifak kurmuyor herhalde! Sosyalizmin altını oyduklarını bildikleri için ittifak kuruyor. Kürt milliyetçiliğine sosyalizmin tasfiyesi misyonunu veriyor.
Ve başta da belirttiğimiz gibi Kürt milliyetçileri de tasfiyeciliğin en geçerli yöntemini uyguluyor; sosyalizmi savunur gibi yaparak tasfiye ediyor.
Rojava örneği ise başlı başına emperyalizmin bir projesi olduğu için bu konuyu işlemek de önem arz ediyor. Rojava’nın devrim olup olmadığı tartışması, şu aşamada çok geri bir tartışmadır. Çünkü başından itibaren ABD’nin bir üs ülkesi olarak şekillenmiş, tüm Orta Doğu’ya yönelik onlarca ABD üssünün kurulduğu ve bölgedeki Kürt yapılanmasının da, bu üslerin güvenliğini sağlayan bir kara gücü olmanın ötesinde bir işlevi yoktur.
Ancak ABD bu taktik üs alanını, aynı zamanda bizim gibi yeni sömürge ülkelerdeki devrimci hareketleri Kürt milliyetçileri ve kuyrukçu oportünistlerle tasfiyeye tabi tutma ve evcilleştirme girişimi olarak da değerlendirmeye çalışmaktadır.
ABD emperyalizmi Rojava’da bir taşla iki-üç kuş birden vurmaya çalışmaktadır.
KOMÜNLER BİRLİĞİ MÜMKÜN MÜ?
Öncelikli olarak devrim nedir diye baktığımızda; en özlü haliyle iktidarın zor yoluyla alınmasıdır. Alınan bu iktidar aracılığıyla mevcut üretim ilişkilerinin yok edilerek sosyalist üretim ilişkilerinin hayat bulmasını sağlamaktır.
Emperyalizmin kendi orduları, NATO’su ve türlü türlü polisi ve istihbarat örgütleri ve GLADYOLARIYLA en büyük hedefi devrimlerin önünü almak ve yeni sömürgecilik ilişkilerinin bekasını sağlamaktır.
Diğer yandan oligarşinin askeri, politikacısı, polisiyle ideolojik örgütlenmelerinin tümü ile kendi iktidarını korumaktadır.
Komünler birliği kurulunca bu yapılar sönümlenmeyeceğine göre, ortada ikili iktidar odağı aynı anda var mı olacak?
Sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. İki sınıf var. Ve birinin zaferi veya bekası, diğerinin ölümüne bağlıdır. Ve sınıflar savaşı denilen şey de, bu iki sınıfın çarpışmasıdır. Ki, Öcalan’ın kendisi de demokratik konfederalizmi devletin ele geçirilmesi olarak değil, devleti aşan yerel komünlerin bir ‘ağ’ şeklinde örgütlenmesi olarak tarif eder.
Oysa devlet aygıtı yerinde durdukça, yerel komünler gerçek iktidar olamaz; burjuva üretim ilişkileri de sürmeye devam eder.
Devrim için; üretim araçlarının toplumsallaştırılması gereklidir. Üretim araçlarının kamulaştırılması yetmez, sosyalist üretim ilişkileri için; planlı ekonomi, sınıfsal iktidarın merkezileşmesi olmadan kapitalist sömürü ortadan kalkmaz.
Bir yandan kapitalist sömürü devam ettiği ve faşist devlet aygıtı hücrelerine kadar parçalanmadığı müddetçe, bizim ülkemizde alternatif bir yaşam kurabilmek mümkün değildir. Devleti ele geçirmeden özel mülkiyeti ve kapitalist ilişkileri aşmak mümkün değildir.
Lenin, savaşı kazandıracak olan; merkeziyetçilik, disiplin, tek bir kişi gibi hareket edebilme özelliğimizdir, der. Oysa komünlerin dağınıklığı sınıf mücadelesini zafere ulaştırmaz hatta zayıflatır. Komünler birliği ise bilinçli olarak merkezileşmeye karşıdır. Oysa merkezi önderlik olmadan kapitalizme karşı mücadele dağınık, yerel ve etkisiz kalır; karşı devrim güçlerince kolayca bastırılabilir.
Sınıf mücadelesi merkezden çıkarılırsa kapitalizmin temel yapısı değiştirilemez; kimlik temelli örgütlenme devrim stratejisinden uzaklaşır.
Devletle çatışmadan alternatif örgütlenme, burjuva devlet yıkılmadan üretim ilişkileri değişmez. Devleti yıkmadan sosyalist dönüşüm olanaksızdır.
Bu yüzden Öcalan’ın önerdiği komünler birliği ancak ‘kapitalizm içinde bir üçüncü yol’ gibi kalır ve devrimci iktidarı sağlayamaz.
Devlet iktidarı alınmadan, üretim araçlarının mülkiyeti toplumsallaştırılmadan ve merkezi örgüt kurulmadan komünler sosyalizmi kuramaz; bu nedenle demokratik konfederalizm Marksizm-Leninizm’e göre iktidar ve sınıf mücadelesi açısından mümkün değildir.
Marksist-Leninist teoriye göre; devrim = devlet iktidarının ele geçirilmesidir.
Öcalan’ın modeli ise devleti almadan, yerel komünlerle alternatif toplum kurmayı hedefler.
Marksist-Leninistler buna “iktidarsız devrim olmaz” diye itiraz eder. Devlet yerinde durdukça kapitalist üretim ilişkilerinin devam edeceğini savunurlar.
Yerel komünler ise dağınık ve merkezi gücü olmayan yapılar olarak görülür.
Marksist-Leninist teori üç tarihi ders çıkarır:
1)Devlet yıkılmadan komünler yaşayamaz (Paris Komünü).
2)Komünler ancak merkezi işçi devleti kurarsa kalıcı olur (Sovyetler Birliği).
3)Adem-i merkeziyetçilik karşı devrime karşı dayanamaz (İspanya).
Bu yüzden Marksist-Leninistler şöyle der; komünler birliği güzel bir toplumsal model olabilir ama devlet ele geçirilmeden kalıcı bir dönüşüm sağlayamaz.
Marksist-Leninist bakışına göre Paris Komünü, İspanya Komünleri ve Rojava örnekleri gösteriyor ki yerel komünler devlet iktidarını yıkmadan kalıcı olamaz; çünkü burjuva devlet aygıtı varlığını sürdürdüğü sürece askeri, ekonomik ve siyasi karşı güç oluşturur ve merkezsiz yapılar bunu karşılayamaz. Öcalan’ın ‘komünler birliği, demokratik konfederalizm’ modeli, devlet iktidarını hedeflemediği ve üretim ilişkilerini kökten dönüştürmek yerine, yerel öz yönetim ağlarına dayandığı için sosyalist bir dönüşümü gerçekleştiremez.
Kürt milliyetçilerinin varlık sebebi olan UKKTH (Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı), komünler birliği ile çözülebilir mi? Çözülemez. UKKTH’nın tek çözüm platformu, Devrimci Halk İktidarını hedefleyen devrim ve iktidar iddiası ile savaşı örgütleyen halk kurtuluş hareketidir.
Emperyalizmin icazeti ve talimatıyla örgütsel varlığını lağvedenler ve onların kuyruğundan halen ayrılmamakta ısrar eden reformist, oportünist yapıların artık kendilerine ait bir politikaları da yoktur. Politikayı, onlar için belirleyen emperyalizm ve oligarşidir. ‘Yeniden Sosyalizm’ konferansı da bu icazetin, oligarşiye teslimiyetin itirafından başka bir şey değildir.
***
ANF, Fırat Dicle imzası ile 19 Kasım 2025 tarihli bir haber yaptı. Başlığı “Rojava sosyalizmin son durağı, demokratik sosyalizmin ilk adımıdır”.
Fırat Dicle’ye tavsiyemiz sosyalizmin ne olduğunu sosyalizmin azılı düşmanı ABD emperyalizminden değil, sosyalizmin kurucuları Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao’dan öğrenmeleridir. ABD’den öğrenirsen tabii ki, Amerika’nın 28 askeri üsle doldurduğu topraklarda sosyalizm var sanırsın.
Sosyalizm öyle bir şey değildir, sosyalizm özel mülkiyetin yerine toplumsal mülkiyetin geçtiği bir üretim biçiminin adıdır. Öyle bir sistem kurduğunda ABD’nin tavrı, emperyalist olmanın gereği olarak 28 askeri üsle oranın güvenliğini almak olmuyor, 28 uçak gemisiyle orayı kuşatıp bombalamak oluyor.
Fırat Dicle’ye göre Rojava “Demokratik sosyalizmin ilk mekânı”. Teoriye göre demokratik konfederalizm nasıl oluyordu?Devletsiz, şiddetsiz oluyordu değil mi? Komünlerkuruluyor, bir araya geliyorlardı. Bu Rojava’da 28 ABD üssü,onların işbirlikçi olarak donattıkları 80 bin kişilik ordunuz neoluyor o zaman? Hani sizin devletsiz ordusuz komünleriniz?
Demek ki gerçek şu; siz ABD emperyalizminin, Türkiye faşizminin karşısında devlet istemiyorsunuz. Onların varlığına bir itirazınız yok, onların işbirlikçiliğini, askerliğini yapan devlete de orduya da bir itirazınız yok. Boşuna dememişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
İşte ANF’nin aynası, ANF diyor ki; “Lenin’in Sovyetleri, Stalin’le beraber bir Sovyet faşizmine dönüşürken Mao’nun komünizmi ise en büyük sermayedar ve kapitalist olarak dönüşüme zorlandı. Toplumsallıktan uzak bir sosyalizm, sistemin devamı olmaktan öteye gidemez.”
İşte Kürt milliyetçiliğinin misyonu budur; sosyalizmin değerlerine saldırmak. Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği, Alman faşizmini yendi. Tüm dünyayı Alman faşizminden kurtaran ordunun komutanıdır Stalin ve Sovyetler Birliği. ABD’nin işbirlikçisi beyin ne diyor; Amerika’nın ürettiği teori ile Sovyet faşizmi diyor.
Stalin’e saldırmak için emperyalistlerin gösterdiği özeni göstermeye dahi gerek duymadan pespayelik kusuluyor. Faşizmin tanımı literatüre Dimitrov ile girmiştir. Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür. Yani neymiş, faşizm olması için Sovyetler değil, her yıl askeri harcamalara 1 trilyon dolar yatırım yapan ABD emperyalizmi olmalıymış; MHP gibi, AKP gibi ırkçı ve şoven olmalıymış. Yani faşizmi arayacaksan Sovyetlere gitmeyeceksin, yönünü Rojava’daki ABD üslerine, Devlet Bahçeli’nin tokalaştığın eline ve tokuşturduğun kafasına bak.
Düşünce ve Kuram Dergisinde Cengiz Çiçek, Öcalan’ın “teorilerini” değerlendiriyor:
“Özellikle Kürt sorunu gibi ulusal sorunların, Kendi Kaderini Tayin Hakkı bağlamında ele alındığında Abdullah Öcalan, devletin bir çözüm ve komünizme geçişte bir kurtuluş aracı olarak görülmesini, Marksizm’in eksikliği olarak görür. Ezilenlerin ve sömürülenlerin kurtuluşunun devleti ele geçirmekle sınırlandırılmasının, günün sonunda tüm özgürlük iddialarına rağmen tıpkı kapitalist modernite güçleri gibi toplumun özgürlük alanını baskı altında tutmakla ve ona yabancılaşmayla sonuçlanacağını savunur. Devletin, proletarya diktatörlüğü adı altında işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, zamanla sönümleneceğini ifade eden geleneksel Marksizm’den, devletin ele geçirilmeden de demokratik toplum, komünal örgütlenmelerle mücadeleyle sınırlandırılabileceğini, sönümlendirilebileceğini ileri sürerek farklılaşır.”
Yanlış. Ama sadece yanlış ve çarpıtma. Kimse Öcalan’ın bilimsel bir görüşü olduğunu iddia edemez. Öcalan tek bir iddiasını bilimsel verilerle yöntemlerle desteklemez, kanıtlamaya çalışmaz. Adeta gökten inen vahi gibidir. Öcalan’ın görüşleri içinde neden sonuç ilişkisi yoktur. Dolayısıyla durumun ifade eden kavramlar “Marksizm’in eksikliği olarak görür”, “ileri sürerek farklılaşır ” gibi kavramlar değildir. Buradaki durum inkâr etmektir. Gerçeğin, bilimsel olanın emperyalizm ve faşizmle uzlaşma için inkâr edilmesidir.
Birincisi, PKK’nin 1990’ların başlarına kadar yani bağımsız Kürdistan’ı kurma iddiası taşıdıkları dönemde savunduğu görüş proletarya diktatörlüğüdür.
Ne zaman bu görüşten vazgeçti? Sosyalist ülkelerde karşı devrimler yaşandı. Öcalan emperyalist sistemle uzlaşmadan, bağımsız Kürdistan’ın kurulamayacağı tespiti yaptı. Emperyalizmle ve Türkiye faşizmiyle görüşmelere, uzlaşma arayışlarına girdi. Bu dönemde proletarya diktatörlüğünü inkâr etti. Sosyalizmi inkâr etti. PKK’nın bayrağından orak çekici çıkardı. Kürdistan İşçi Partisi anlamına gelen PKK’nın ismini de değiştirdi. Ama bunu halka kabul ettiremedi.
Yani proletarya diktatörlüğünü teorik olarak yanlış gördüğü için değil, emperyalizme ve Türkiye faşizmine kendini kabul ettirmenin başka yolu olmadığı için inkâr etti.
Halk Okulu Dergisi, Sayı: 317
