Kimin Silahını Kuşanırsan Onun Davasını Güdersin

Genişletilmiş BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) çerçevesinde bütün Orta Doğu kan gölüne çevrildi. Bunun bir parçası da, Arap Baharı’nın son direnen bölgesi olan Suriye’dir. Suriye’deki emperyalist politikalar öncelikli olarak İslamcı işbirlikçilerle başlamış, eğit ve donat politikalarıyla şekillenmişse de, süreç içerisinde Kürt milliyetçilerine de rol verilmiştir. Bu rol gereği olarak belirli bir bölgesel hakimiyet sağlamış olan PYD-YPG’yi kara gücü haline getirdi.

Bunun karşılığında Kürt milliyetçi hareketi ne aldı? Hareketin finansmanı, lojistiği, siyasi koruması ve elemanlarına bağlanan ve dolarla ödenen maaş…

Kürt milliyetçileri finansman, lojistik ve maaş karşılığı ne verdi? Siyasal ve örgütsel bağımsızlığını ve Kürt halkının demokratik ulusal taleplerini verdi.

Suriye’de emperyalistlerin Arap Baharı ile çok hızlı gelişmeler olmuş ve bir oldubitti sonucu Rojava devrimi de piyangodan çıktı. Emperyalistlerin sözde IŞİD vs İslamcılara karşı oluşturduğu koalisyonda tüm emperyalistler, Arap gericilikleri ile İsrail siyonizmi yer aldı. Kürt milliyetçilere de, bu koalisyonun kara gücü olma görevi verildi. Ve bunun karşılığı olarak da eğit ve donat tabir edilen ‘Terörle Mücadele Ortaklık Fonu (CTEF)’ çerçevesinde, lojistik destek, askeri eğitim ve lanetlenmesi gereken üç kuruşluk lanetli bir maaş bağlandı.

‘Koalisyon’ öylesine büyüleyici etki bıraktı ki; Kürt milliyetçi hareketi, kendilerine verilen emperyalist görevi, sanki emperyalistlerin stratejik ortağı gibi kabul gördüğü hayallerine kapıldı. Bu öylesine boş hayaller yarattı ki, sadece siyasi aymazlık diyebileceğimiz, sınırsız bir şımarıklığa da mahkûm oldular. Kendilerini emperyalizmin ortağı olarak görme hastalığı o dereceye çıktı ki; artık ‘Türkiye devleti NATO’dan atılmalı’, ‘AB sürecinden çıkarılmalı’… gibi taleplerini açıktan yapmaya başladılar.

PYD yerine geçecek olan SDG’nin ABD’li General Raymond Thomas’ın yönlendirmeleriyle kurulduğu konusundaki iddialar, asıl olarak ABD Senatosu’ndaki bütçe görüşmelerinde sözcü olarak R. Thomas’ın yer almasından dolayı kesinleşmiş bir olgu durumundadır. Amerikan emperyalistlerinin SDG-YPG ile ilişkileri, ABD’nin Suriye ve Irak’taki askeri istihbarat subayları tarafından yürütülmeye başlanmış ve böylece de devam etmiştir.

ABD Senatosu’ndaki bütçe toplantılarından bir anekdot, her şeyi çok net ortaya seriyor:

2019’daki bütçe toplantısında, Amerikalı senatörler, Suriye’deki ABD askeri istihbarat sorumlusuna ‘Suriye’nin kuzeyine operasyona hazırlanan Türk ordusu karşısında YPG’li savaşçıların şansı nedir’ sorusuna Albay Caggins ‘Arkalarından çekilirsek, şansları sıfır… Türklerin baskısına dayanamayıp Başkan Trump’ın da onay verdiği güvenli bölgeden çıkmak zorunda kalabiliriz. Bu durumda planımız, YPG’yi fazla kayıp verme- den daha güneye kaydırmak’ şeklinde cevap veriyor.

YPG’nin güneye kaydırılmasına gerekçe olarak da ‘Başkan Trump, Pentagon’un hazırladığı Güvenli Bölge’nin başka büyük hesaplar için Türkiye’ye bırakılabileceği planına onay vermişti’ diyerek SDG-YPG’nin iradesinin kimin elinde olduğunu da gösteriyor. Bu şekilde Kasım 2019’da Kuzey Suriye’deki YPG güçlerini, petrol bölgesine kaydırıp bekçiliğini yaptırdıkları petrolden de belirli bir pay sahibi yaptılar. Tabi, bu arada bölgedeki has işbirlikçileri olan Türkiye oligarşisini de küstürmemek için senatodaki bütçe toplantılarına YPG’yi katmama kararı çıkıyor. Senato yerine, dünya halklarının katliamlarının tezgâhlandığı, örtülü operasyonların planlandığı Pentagon aracılığıyla ilişki yürütüleceği karar altına alınıyor.

Sadece bu anekdot bile, SDG-YPG’nin nasıl bir lanetli pazarlık aracı durumunda olduğunu ispatlamaktadır.

SDG-YPG’YE MAAŞLAR NASIL ÖDENİYOR

2018’de 500 milyon dolar, 2019’da 300 milyon dolarla başlayan bütçeler, yıllar içerisinde azalarak da olsa devam etmiştir. Son beş yılda, ek ödemelerle birlikte iki milyar dolarlık bir bütçe ayrılmıştır. 2026 için de 130 milyon dolarlık bir bütçe ayrılmış, bunun yarısı da YPG üyelerine ayrılan maaşların tutarıdır.

Yine bütçeyi hazırlayanlar, bu maaşların yarısının doğrudan örgüte gittiğini belirtiyor. Bu durumda, büyük bir ödeme alan, komuta kademelerinin siyasi bağımsızlıkları da tamamen denetim altına alınmış oluyor.

ABD Senatosu’ndan çıkan bütçe, YPG’nin tek gelir kaynağı değildir. Bunun dışında körfez ülkelerinden gelen, yıllık İki yüz Milyon Dolarlık bütçe de aynı amaçlarla kullanılmaktadır.

PEKİ KAÇ KİŞİYE BU MAAŞLAR ÖDENMEKTEDİR?

2019’da on beş bini çok iyi eğitimli, toplam otuz sekiz bin kişilik bir ordudan bahsedilirken devamındaki yıllarda özellikle Brett McGurk’un sorumluluğa gelmesiyle, bu sayı 80-90 binlermiş gibi gösterilerek ek ödemeler yükseltilmiş ve Brett McGurk ve ekibi de bu sanal askerler üzerinden çok büyük miktarları kendi hesaplarına geçirmişler ve Kürt milliyetçileri de bundan değişik şekillerde nemalanmıştır.

Yani çürüme sadece, Kürt halkının demokratik taleplerinin pazarlık masasına yatırılmasında değil, kendi içlerinde de alabildiğine sürmüştür.

Çürümenin bir boyutu da, maaşların dışındaki ek ödemelerle ilgilidir. Ek ödemeler de ‘performansa’ bağlıdır. Mesela; petrol bölgelerinin ele geçirilmesi, Rakka operasyonu sırasında on bine yakın şehit pahasına kazanılan zafer, işte böylesine ödüllendirilmesi gereken ‘performans’ örneğidir.

Peki bu durumda alınan maaşlar ve fonlanan ek ödemelerde pazarlanan nedir? Hiç şüphesiz ki, burada pazarlanan Kürt halkının onuru, umudu ve kanıdır. Emperyalizmle işbirliği, onlara bağımlılık çürüme ve kokuşmuşluğu da beraberinde getiriyor.

Bu ödemeler, resmiyette açıklanabilir olmadığı için, gizli operasyonların finansmanlarında kullanılan ‘nakit’ yöntemleri ile yapılıyor. Dolayısıyla, her türlü yolsuzluk ve istismara da açıktır. Peki bu nakit akışı sıkıştığında ne olacak? Geçim kaynağı haline gelen bu ödemeler, ortada hangi ideal, hangi hiyerarşi ve hangi umut için sadakati bağrında barındıracak? Sadakat kime olacak; örgütün önderliğine mi, yoksa parayı verene mi?

KÜRT MİLLİYETÇİ HAREKETİ ÇÜRÜDÜ DE KUYRUKÇULARI ÇÜRÜMEDİ Mİ?

Oportünizm için en kısa tariflerden biri, ‘Söylediği ile yaptığı farklı olan’dır. ‘Rojava devrim mi, değil mi’ tartışması çerçevesinde bu tanımı ‘Gördüğü ile görmek istediği farklı olan’ şeklinde de genişletmek gerekir. Aslında ortada görmek istediğine özlem şeklinde bir masumiyet de yoktur. Çünkü “Rojava devrimdir” diyenler, ortada bir devrim olmadığını, devrim söylemlerinin sıradan bir demagoji olduğunu çok iyi biliyorlardı…

Rojava devrim mi değil mi… tartışması bugün hayat içerisinde, kimsenin inkâr edemeyeceği şekilde netleşmiştir. Devrim algısı yaratma çığırtkanlığı yapanların, acı bir şekilde de olsa, olgu ve gerçeklerin niyet yoluyla yok edilemeyeceği gerçeğiyle yüz yüze geldiler.

Rojava devrim algısı, Kürt milliyetçi hareket ve onun kuyrukçusu olan, oportünist solun tüm siyasi tartışma ve polemiklerin önünü kapatmak için kullandıkları en yaygın yöntemdi. Kürt milliyetçi hareketin teslimiyetçi, sağ politikalarının üstü bununla kapatılmaya çalışıldı. Düzen içileşme yolu bununla daha bir düzlendi.

Kürt milliyetçileri ve kuyrukçu oportünizmin ABD emperyalizmi, Arap gericiliği ve İsrail siyonizmine yaltaklanma politikaları da Rojava tartışmalarıyla perdelenmeye çalışıldı. Oysa Marksist-Leninist teorinin öğretisi açıktır: Ya ezilen ulusun antiemperyalist, halkçı, devrimci karakterini taşır ya da burjuva, ulusal sınırlar içinde kalır ve emperyalist sistemle uzlaşma eğilimi gösterir. Gerek Kürt milliyetçileri ve gerekse de kuyrukçu solun, sınıf kökenli geçmişlerinden dolayı, bu gerçeği bilmemeleri imkânsızdır. Yani bu politikayı bile isteye sürdürmüşler ve halk saflarına kasti olarak teslimiyet politikalarını taşımışlardır.

Açık bir gerçek vardır: Ülkemizdeki oportünist gruplar… özellikle de MLKP vs. İbrahimci geçinen gruplarla, ülkemiz sınıflar mücadelesinin hiçbir aşamasında doğru dürüst varlık gösterememiş, bedel ödemekten kaçınan grupçuklar, kendilerine çaplarından çok çok büyük gelen isimlendirmelerle Rojava projesinden yararlanmaya çalışmışlardır.

Öncelleriyle birlikte elli yıldan beridir sözde varlığını sürdüren bir hareketlerin bugün geldikleri durum içler acısıdır. Elli yıllık bu süreç içerisinde Anadolu halkları zaman zaman, günde onlarca şehit verirken, sivil faşist hareketin kitle katliamları sürerken ve halk cuntalarla baş başa bırakılırken bile silaha sarılmayan, savaşmayan oportünizm, Rojavalarla güya komutanlıklar kuruyor, enternasyonalizm görevlerini ifa ediyor. Kendi ülkesinde, silahlı mücadele yürütmeyenlerin, ABD koruması altındaki bölgelerde, Amerikalı ajanların eğitimini kabullenmeleri bile tek başına, oportünizmin geldiği durumu ortaya sermektedir.

Kürt milliyetçilerinin, devrimci harekete karşı saldırılarında, onların yanında yer alarak saflarını belli edenlerin, Rojava’da ABD emperyalizmi, Arap işbirlikçi, gerici yönetimleri ve İsrail’le işbirliğinde varlık göstermeye çalışması çürümenin ötesinde kokuşmuşluktur. Ülkemizde oportünizm zaten hep böyle olmuştur. Bedel ödemek gerektiğinde kaçar, yoktur. Devrimci değerler sömürüleceği zaman en öndedir. Bugün Suriye’deki rolü çok net durumda olan SDG-YPG’nin durumu ortadayken kendilerinin de onlardan daha az bir sorumluluğu yoktur.

Koca koca komutanlıkların orada ne yapıp yapmadıkları da ortadadır. Oportünist kuyrukçular da ABD-Koalisyon korumasını gönüllü kabul edenlerdendir. Bu kuyrukçular daha dün yaptıkları çığırtkanlıkları unutmamalılar. Daha dün, sağa sola ‘Rojava’ya devrim demeyenleri teşhir etmeye çalışırken; Rojava’nın Colani’ye bağlanmasından sonra çıt çıkarmamaları sorgulanmalıdır. ABD’nin onlardan nasıl oluyor da İran’da da rol oynamalarını isteyebildikleri sorgulanmalıdır.

Oportünizm yine de uyanıklığı elden bırakmadığını sanıyor. Amerikan silahlarını kuşanmalarını eleştiren devrimcilere karşı ‘Biz orada Kleş kullanıyoruz, eski Sovyet silahları kullanıyoruz’ gibi gayriciddi cevaplarını da tarih unutmayacaktır. Kleş kullanıyorlarmış… Ama bu silahları zaten ABD eski Varşova Paktı ülkelerinden toplayarak eğit donat çerçevesinde Orta Doğu’da Müslüman Kardeşler’in bütün bölgesel örgütlerine dağıttı. Eski Varşova Paktı ülkelerinden toplanan bu silah ve mühimmatlar, Almanya’nın Ramstein’daki NATO üssünde toplanıp dünya halklarının katledilmesi için, CIA uçaklarıyla son kullanıcıya taşınır.

Oportünizm, ellerindeki bu silahların nasıl geldiğini bilir. Koalisyon dedikleri ABD şemsiyesinin koruması altında ‘gerilla komutanlıkları’ kurduklarını bilir. Her şeylerinin ABD tarafından karşılandığını, onların bire bir eğitimin ABD ajanları tarafından verildiğini çok iyi bilir. Tüm bunları bilmelerine rağmen; öz eleştirel bir tavır almaya hiç niyetli değiller. İşte oportünizm böyle bir şeydir.

PARAYI VEREN DÜDÜĞÜ ÇALAR

Parayı emperyalizm veriyor, düdüğü de onlar çalı- yor. Emperyalizm yokmuş gibi davranmak, emperyalizm gerçeğini yok etmiyor. Emperyalizm ile oligarşiyi karşılaştırarak ‘ceberrut koca, demokrat koca’ demagojisiyle, emperyalizmle işbirliği meşrulaştırılamaz. Ulusal mücadelenin doğal bedellerinin böylesi ilkel feodal söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılması, bedeli asıl ödeyen Kürt halkının ulusal onurunun da ayaklar altına alınmasıdır.

Türkiye oligarşisinin emperyalizmle işbirliği ve NATO üyeliği sürecinde ABD’nin Türk ordusu için ’70 Sentlik Asker’ söylemi, Anadolu halklarına açık bir hakaretti. Yeniden sömürgeleşme sürecinin de sembolü bu söylem olmuştur. Kürt milliyetçilerinin aylık 100-150 dolarlık veya rütbeye göre 400-800 dolarlık asker olmaları, öz itibarıyla oligarşinin işbirlikçilik onursuzluğundan çok farklı bir durum değildir.

‘Demokrat Koca’nın, ‘Ceberrut Koca’ya karşı savaşta yanında olacağını sananlar, hayatın tokadını çok daha derinden yemiş ve asıl olarak da siyasi, ideolojik bağımsızlıklarından da soyunmuşlardır. Emperyalizm, Kürt halkını Suriye’de ‘Rojava Devrimi’ söylemleriyle, bölgesel dengeleri kendi lehinde değiştirmek için kullanmıştır.

Emperyalizmin Suriye üzerinden Orta Doğu’ya yeniden çöreklenip jeopolitik çıkarları doğrultusunda, yeniden şekillendirme politikaları asıl olarak BOP çerçevesinde geliştirdiği ve oligarşinin has işbirlikçi olarak, BOP’un eş başkanı olduğu gerçeği ortadayken; emperyalizmin oligarşiyi kendileri için gözden çıkaracağını sananlar büyük bir hezimet yaşamaya mahkûmdu.

PARAYI VEREN, SURİYE’NİN PETROL BÖLGELERİNDE DÜDÜĞÜ ÇALDI

ABD’nin Deyr-i Zor ve Rakka’nın ele geçirilerek Suriye petrollerine çöreklenme politikası için YPG’yi kullandı. Bu petrol savaşı için Kürt halkı on bine yakın şehit vererek büyük bir bedel ödedi.

PARAYI VEREN, AFRİN’DE DÜDÜĞÜ ÇALDI

Afrin’e yönelik olarak oligarşinin saldırısının emperyalist politikalardan ayrı olmadığını görmeyen Kürt milliyetçiliği, Kürt halkını direnişe hazırlarken; emperyalizm Rojava devrimine ‘Hele biraz öteye git’ dedi ve sözde devrimin bir bölümü, hiç direnmeden terk edildi.

Peki bu nasıl oldu? Tam da YPG-SDG’nin tüm güçleriyle Afrin’i savunacağı söyleminde bulunduğu süreç aynı zamanda ABD Senatosu’nda da Suriye ve Rojava için ayrılan bütçenin görüşüldüğü ve Rojava için de 225 milyon dolarlık bir bütçenin kesinleşmesi sürecine denk gelinmişti. ABD; petrol alanlarındaki savaşçıların Afrin’e çekileceği tehdidi karşısında, son bütçedeki 225 milyon dolardan bahsederek ‘Afrin’e gidenlerle işimiz olmaz’ dedi… Ve Afrin de oradan gelecek olan bütçe karşılığında, oligarşiye bırakılmıştır.

PARAYI VEREN, SINIR BOYLARINDAKİ GÜVENLİ BÖLGELERDE DÜDÜĞÜ ÇALDI

Oligarşi, tüm Anadolu halklarına düşmandır. Ama Kürt halkına daha da düşmandır. Onun için hemen yanı başındaki bir ‘Kürt Devrimini’ de boğmak isteyecekti. Oligarşi, ABD’ye ‘Söyle şunlara sınırdan otuz kilometre uzaklaşsınlar’ dedi, ‘Rojava Devrimi’ de sınır bölgelerini devrim coğrafyasını terk etti.

Düdük bir kez daha Kürt halkı aleyhine çaldı. Çünkü emperyalizm, en has işbirlikçisi olan Türkiye oligarşisini asla gözden çıkaramazdı.

PARAYI VEREN, COLANİ İÇİN DE DÜDÜĞÜ ÇALDI

Oligarşi ve emperyalizm Suriye’deki BAAS rejimini yıkarak yerine daha iyi kullanabilecekleri İslamcıları getirdiler. Emperyalizm, bölgedeki jeopolitik değişimler için Kürt halkını bir kaldıraç olarak bir kez daha kullandı ve ‘Rojava Devriminin’ bayrağı yerine, İslamcıların bayrağını getirdi. Colani ile işbirliğini şart koydu. YPG-SDG de Kürt halkına yeni bir utanç yaşatarak bu emperyalist politikayı kabullendi.

Düdük bir kez daha Kürt halkının aleyhine çaldı. Çünkü emperyalizmin yeni hedefi İran’dı. Ve Kürt halkına da, İslamcılara da İran’a saldırıları için ihtiyacı vardı.

‘ROJAVA’ KÜRT HALKININ ULUSAL TALEPLERİNİN İPOTEK ALTINA ALINMASIDIR

Rojava, başından itibaren finansmanını, lojistiğini ve eğitimini emperyalizmin karşıladığı bir projeydi. Kürt milliyetçiliği, sınıfsal tercihlerinden dolayı, bir kez daha emperyalist politikaların işbirlikçiliğini kabullendi. Ve bir kez daha, hayatın içinde defalarca ispatlanmış olan ‘Ezilen ulusun kurtuluşu, emperyalizme karşı mücadeleden ayrı düşünülemez’ devrimci perspektifi hiçe sayılarak; işbirlikçilikten medet umulmuştur.

ROJAVA DEVRİMDİ ÖYLE Mİ?

Emperyalizm silahlandıracak, lojistiğini sağlayacak, parasını verecek… Ama yetmez, bir de eğitimini verecek ve bu sözde devrim de, Kürt halkına özgürlük getirecek öyle mi? Öyle değil. Ne emperyalizm değişti ne de devrimcilik değişti. Ya devrimcisin ve her türlü emperyalist politikaya karşısın ya da değilsin. Üçüncü bir seçenek yoktur.

Kürt milliyetçilerinin, silahlı bir reformist hareket olarak başından itibaren, sınıf dışı her politikayı halka ‘taktik heval taktik’ söylemleriyle yutturmaya çalışmıştır. Suriye ve Rojava olayı taktik bir ilişki değil, stratejik bağımlılıktır. Emperyalizmin süreklileşmiş bir fonlamasına bağlı olarak emperyalizmin siyasal yönlendirmesine girilmesinin taktikle hiçbir ilişkisi yoktur.

Kürt milliyetçiliğinin pragmatist politikaları, onu sadece antiemperyalist olmaktan uzaklaştırmakla kalmayıp işbirlikçileşme sürecine de sokmuştur. Oysa devrimci, yurtsever politika net ve sadedir; ‘Ulusal kurtuluş, emperyalizmin finansal damarına bağlanarak değil, o damarı keserek mümkündür’… Emperyalizmin askeri yardımları, siyasal nüfuzun artırılması için bir araçtır. Bunu devletler nezdinde yaptığında, yeni sömürgecilik çerçevesinde değerlendirilirken; ulusal hareketlere yönelik yaparken de, yine yeni sömürgecilik temelinde, ulusal hareketin ipotek altına alınmasın- dan başka bir anlam tanımaz.

Kürt milliyetçi hareketin; ekonomik olarak emperyalizme bağımlı olması, ‘kendi toplumsal tabanının maddi gücüne dayanmadığı, onun yerine emperyalist merkezle organik bağ kurduğu anlamına gelir. Bu şartlar altında stratejik kararlarında bağımsız olamaz. Bunun pratikteki anlamı ise; ulusal talepli bir bağımsızlık talebinde bulunamamasıdır. Yani kendi varlık gerekçesini, kendisinin yok etmesidir. Bu talep ortadan kalktığında, geriye kalan tek seçenek de, emperyalizmin bölgesel çıkarları için taşeronlaşmanın temelinin düzlenmesidir.

Bu ekonomik bağ, kurumsallaşmış bir bağımlılıktır. Çünkü tüm giderleri, ABD Senatosu’ndan geçen bir bütçeyle karşılayıp komutanından askerine ve örgütlenmenin tüm ihtiyaçları bu şekilde karşılandığında, bağımsız siyasal bir özne olmaktan bile çıkar.

Kürt milliyetçilerinin ABD ile geliştirdiği maaş ilişkisi ile Özel Harp Dairesi’nin finansmanı, içerik olarak aynıdır. ABD emperyalizmi bu maaş ödemelerini, yeri geldiğinde ülkelerdeki kontrgerillayı örgütlemek için kullanırken Rojava örneğinde de, bölgeye yönelik hakimiyetini sağlamak amacıyla kullanır. İçerik olarak da, yeni sömürgeciliğin temelindeki sermaye ihracı aracılığıyla askeri ve siyasi nüfuz sağlamayı hedefler.

SONUÇ OLARAK;

Ulusal özgürlük, emperyalist finansmanla değil; halkın kendi maddi gücü ve enternasyonalist dayanışmasıyla mümkündür. Kürt milliyetçilerinin, pragmatist politikaları, kullanma mantığı kullanılmayı beraberinde getirmiştir. Emperyalizm Afrin’den çekil deyince çekilecek, Türkiye Devleti’ni sınırdaki varlığın rahatsız ediyor çekil deyince çekilecek, günü geldiğinde Kürt halkını kendi katilleri olan İslamcı güçlerle anlaş deyince anlaşacak… Ve günü geldiğinde de ön şartsız olarak oligarşiye teslim olup kendini feshetmesi istenince bunu da yerine getirecektir. Bugün yaşananlar da bunlardır. Pratik olarak Kürt halkının kaderini, yeminli düşmanları ve kanlı katillerine mahkûm etmektir. Bahçeli’nin ‘Kurucu Önder’ güzellemesi de, Sırrı Süreyya’nın fotoğrafını okşaması da bu politikaların sonucudur. Daha doğrusu; milliyetçilik çıkmazında debelenen, Kürt milliyetçilerinin politikasızlığının sonucudur.

Emperyalist politikalara yedeklenme, sadece bir sapma olarak kalmamış, örgütsel bir bağımlılık da oluşturmuştur. Savaşın ve örgütlenmenin finansmanının emperyalizm tarafından karşılanıp kendi kadro ve savaşçılarını da onun maaşlı elemanı haline getirmek örgütsel olarak da emperyalizmin güdümüne girmektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Benzer Yazılar