Mazlum Kobani “Uyuşturucuyu Engelleyemedik” Diyor Antiemperyalist Olmayanlar, Uyuşturucuyu Engelleyemez

“UYUŞTURUCU, EMPERYALİSTLER ELİYLE DÜNYA YOKSUL HALKLARINA KARŞI KULLANILAN ÖRGÜTLÜ BİR ZEHİRDİR!” HO CHİ MİNH

MAZLUM KOBANİ “UYUŞTURUCUYU ENGELLEYEMEDİK” DİYOR ANTİEMPERYALİST OLMAYANLAR, UYUŞTURUCUYU ENGELLEYEMEZ;

ÇÜNKÜ UYUŞTURUCUYA KARŞI MÜCADELE EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELEDİR

BU KADAR KADROSU, BU KADAR SEMPATİZANI OLAN BİR ÖRGÜT UYUŞTURUCUYU NASIL VE NEDEN ENGELLEYEMEZ? ÇÜNKÜ MİLLİYETÇİLİK BURJUVA İDEOLOJİSİDİR;

ÇÜNKÜ MİLLİYETÇİLER PRAGMATİSTTİR!

Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin yönetici kadrolarından Ferhat Abdi Şahin (Mazlum Kobani) ‘Şam Saatiyle’ adlı bir programda verdiği röportajında örgütün IŞİD’le mücadelede tek başına hareket etmediğini, ayrıca, kontrol ettikleri bölgelerde uyuşturucu kaçakçılığı ve yayılımını engellemede başarılı olamadıklarını anlattı.

Mazlum Abdi’nin uyuşturucu kaçakçılığına ve uyuşturucunun yayılmasına neden engel olamadıklarını açıklamaya çalıştığı gibi sadece bir ‘güvenlik zafiyeti’ değil, ideolojik olarak milliyetçiliğin temsil ettiği sınıfsal konumu ile bağlantılıdır. Milliyetçilik burjuva ideolojisidir ve milliyetçiler pragmatisttir. (Pragmatizm: Faydacılık, bir düşüncenin doğruluğunun ancak o düşüncenin sonucuyla ölçülebileceğini ileri süren kuram)

Neden faydacıdır diyoruz?

Çünkü halkın çıkarları için mücadele ettiğini söyleyen, kendisini ilerici ve halkçı olarak tanımlayan bir hareketin; askeri ve siyasi yönetimi altında olan bir alanda, silahlı kadrolarına rağmen uyuşturucu kaçakçılığını ve satışını engelleyememesi diye bir durum söz konusu olamaz.

“Kobani Devrimi” dedikleri yani devrim yaptıklarını iddia ettikleri bir bölgede, ordusuna rağmen uyuşturucuyu bile engelleyemiyorlarsa; o hareketin kendini devrim yapmış, halkların kurtuluşunu sağlamış, halkları dönüştürmüş olması koca bir yalandır. Esas olarak, söz konusu hareketin halkı kurtuluşa götürme ve değiştirme iddiasına hiç sahip olmaması anlamına gelir ki; bu da sol bir örgütlenme açısından, kendini yok etmekle eş değerdir.

Devrimini yapma iddiasında olan bir hareket, burjuvazinin dünya halklarını uyuşturarak yönettiği ve silahlanmasını uyuşturucudan elde ettiği kârlarla finanse ettiği, uluslararası çeteler oluşturulduğu bir ortamda; uyuşturucuyla mücadelede başarısızlık demek, devrim mücadelesinden zaten vazgeçmiş olmak demektir.

Vietnam Devrimi’nin önderi Ho Chi Minh’in söylediği gibi “UYUŞTURUCU, EMPERYALİSTLER ELİYLE DÜNYA YOKSUL HALKLARINA KARŞI KULLANILAN ÖRGÜTLÜ BİR ZEHİRDİR!”

Yani uyuşturucuyla mücadele etmek, öncelikle emperyalizme karşı mücadele etmeyi gerektirir. Ve bu mücadeleyi sadece ve sadece Marksist-Leninist ideolojiye sahip, emperyalizmle asla uzlaştırılamayan, halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan devrimciler verir.

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Nedir? Lenin’e göre ulusların kendi kaderini tayin hakkı; “ezilen ulusların gönüllü birliğini ve proletaryanın enternasyonal çıkarlarını koruma”dır.  Lenin açısından sorun, ulusların ayrılığını romantize etmek değil; egemen olan şovenist yapıya karşı mücadele ederek işçi sınıfının birliğini sağlamaktır. Bu nedenle ayrılma hakkı bir “amaç” değil, tarihsel ve siyasal demokratik bir haktır.

Stalin ise “Marksizm ve Ulusal Sorun” broşüründe ulusu; ortak dil, ekonomi, kültür ve tarihsel yaşam temelinde tanımlarken ulusal hareketlerin sınıfsal karakterinin önemini vurgular. Burjuva milliyetçiliğinin, emekçi halkları kendi burjuvazisinin arkasına dizmenin aracına dönüştüreceğini ve belirleyici olanın ulusal değil sınıfsal mücadele olduğunu açıkça ifade eder.

Bu tanımlama üzerinden baktığımızda, bir hareket kendisini “halkçı”, “devrimci” ya da “ulusal kurtuluşçu” olarak tanımlasa bile, eğer silahlı kadrolara ve geniş kitle tabanına rağmen uyuşturucu, mafyalaşma, aşiretlerin gerici yanlarına karşı mücadele etmiyorsa; bu hareket ulusal mücadeleyi, sınıfsal olarak halkın gerçek kurtuluşu için yürütmüyor demektir.

Bu da ideolojik ve siyasi güçsüzlüğün ta kendisidir. Marksist devrimci hareketlerde temel olan askeri güç değil, ideolojik olarak halkların devrimci mücadeleye katılmasıdır. Devrim silahların gücü ile değil halkın örgütlü gücü ile yapılır.

Milliyetçi hareketlerde silaha tapma, silahlı gücün büyümesi ile yozlaşmanın aynı oranda büyümesi, sınıfsal olarak küçük burjuva özelliklerinin ve orantılı olarak da pragmatizmin gelişmesini beraberinde getirir.

Silahlı güç ile toplumsal yozlaşmanın aynı anda büyümesi, hareketin küçük burjuva pragmatizmine kaydığının bir göstergesidir.

Bu milliyetçiliktir, pragmatizmdir, burjuva ideolojisini temsil eder.

Çünkü;

-Milliyetçilik, sınıf çelişkilerini örter.

-Yoksul halka “ulusal birlik” söylemi altında düzeniçi bir çözümü dayatır.

Ulusal hak söylemi; devrimcileşmediği ve sınıf mücadelesi yürütülmediği için, milliyetçiliğe, başka halklar üzerinde egemenlik kurma eğilimini de beraberinde getirir. Milliyetçi bir hareket iktidar olduğunda, diğer ulus ve azınlıklar üzerinde burjuva egemen yönetimini kuracaktır.

-Eğer ulusalcı hareketlerin sosyalizm hedefi yoksa oradan yalnızca milliyetçi siyasi söylem ve uygulama öne çıkar ve bu her koşulda burjuvaziyle uzlaşmayla sonuçlanır. Bu durum da halkların yararına değil, emperyalistlerin çıkarınadır.

Kürt milliyetçileri, 1990’larda SSCB’de revizyonizmin yenilgisinden sonra, adım adım sosyalizm ve sınıfsal söylemlerinden vazgeçerek sadece ulusal kimlik, pragmatik birliktelikler ve silahlı güç üzerinden politika yürüttüler. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını devrimci, demokratik bir ilke olmaktan çıkarıp faydacı biçimde kullandılar ve sadece söylemde var olan enternasyonalist ve sosyalist niteliklerini de tamamen kaybettiler.

Kürt Milliyetçiliği ve Ulusal Sorun

Lenin Rusya gibi çok uluslu bir ülkede yürüttüğü devrim mücadelesini, ulusal sorunu sınıf mücadelesinin önüne koymadan başarıya ulaştırdı. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını savundu; fakat bunu, proletaryanın enternasyonal birliğini güçlendirmek için yaptı. Ulusların “ayrılma hakkı” Lenin için mutlaka gerçekleşmesi gereken milliyetçi bir hedef değil, ezilen halkların devrim mücadelesinde gönüllü birliğini sağlayacak demokratik bir haktı. Yani bir halkın ayrılma hakkını tanımak başka şeydir, her koşulda ayrılmayı savunmak bambaşka bir şeydir.

Bu nedenle sosyalistler için ayrılma hakkı mutlak değildir; tarihsel ve siyasal olarak koşullara bağlı olarak ele alınır. Eğer ulusal bir hareket, sınıf mücadelesinden kopup kendi milliyetçi, askeri veya küçük burjuva çıkarlarını öne çıkarıp burjuva siyaseti yapmaya başlıyorsa, devrimci niteliğini zaten kaybetmiş demektir.

Lenin, ulusal hareketlerin desteklenmesi gerektiğini savunur; fakat bu ancak halkın tarihsel çıkarlarıyla çelişmediğinde geçerlidir. Tam da bu noktada Lenin’in küçük burjuva milliyetçiliğine karşı eleştirisi önem kazanır. Çünkü küçük burjuva milliyetçiliği, bir süre sonra halkın özgürleşmesini değil, kendi yerel iktidarını kurmayı yani halkların birliğini değil ayrılığını, milliyetçiliği hedefler. Kurulacak olan bu yeni iktidar da sosyalist nitelikli değil, emperyalizme yedeklenmiş bir iktidar olacaktır. Bu da onları sınıfsal olarak ilerici değil, tam aksine gerici yapar.

Stalin, ulusal hareketlerin iki yön taşıdığını söyler; biri ezilen halkların demokratik yönü, diğeri ise burjuva milliyetçiliğinin emekçi sınıfları kendi egemenliğine bağlaması yönü. Bu nedenle devrimciler, milliyetçiliği tarihsel koşullar içinde değerlendirir. Halkların birliğini parçalayan milliyetçilik, burjuva ideolojisinin ürünüdür. Milliyetçilik, sınıf çelişkilerini örter ve ezilen, sömürülen halkı “ulusal birlik” söylemi altında burjuvazisinin peşine takar, burjuva politikalarının ve çıkarlarının aleti haline getirir.

“Uyuşturucu kaçakçılığına engel olamadık” diyen Mazlum Abdi bunu söylerken milliyetçi pragmatist politikalarının geldiği noktayı da ortaya koyar.

Mazlum Abdi’nin bu söylemi, doğal olarak şu soruyu doğurur:

Bir hareket, neden onlarca yıllık silahlı örgütlenmeye, sınır denetimine, istihbarat ağına, binlerce silahlı militana rağmen uyuşturucuyu engelleyemez?

Bir hareketin onlarca yıllık silahlı deneyimi, binlerce kadrosu olacak, sınır denetimini kendisi yapacak, ekonomik olarak belirli bir gücü elinde tutacak; ama uyuşturucu kaçakçılığını ve dağıtımını engelleyemeyecek ve bunu da “teknik yetersizlik”le açıklayacak…

Halkların kurtuluşunu savunan bir hareket açısından bu mümkün değildir. Bu durum; ancak emperyalizmin askeri yedek gücü haline gelmiş, Suriyeli halkların bağımsızlığını ve ulusal haklarını yok sayan milliyetçi bir hareketin gerekçesi olabilir. Ayrıca uyuşturucu kaçakçılığı savaş bölgelerinde aynı zamanda yarı feodal, aşiretçi, kaçakçı ilişkilerle iç içe gelişir. Ve Kürt milliyetçileri bu yapılanmaları on yıllardır kendi çıkarları için korur ve kollarlar.

Sınıf mücadelesi veren bir hareket olsalardı, tüm sömürü ve ona bağlı ilişkileri parçalayıp yerine halk iktidarını kurmayı hedeflerlerdi. Oysa Kürt milliyetçileri bu ilişkilerin ve emperyalist çıkarların koruyucusu haline gelmiştir.

Suriye’de “ulusal özgürlük” söylemi altında ortaya çıkan durum şudur:

-Emperyalizmin çıkarlarının savunulması ve gerici aşiretlerle, kaçakçılarla işbirliği.

-Emperyalizm ile pragmatik ittifaklar kurma ve 28 askeri üs kurdurarak önce kara ordusu sonra da ÜS BÖLGESİ haline gelme.

-Sınıf çelişkilerini, halkın bağımsızlığını artık söylemde dahi dile getirmeme.

-Uyuşturucu ve kaçakçılığın devam etmesi.

Küçük burjuva milliyetçiliği bu noktadadır. Kürt ulusunun bağımsızlığını ve kurtuluşunu değil, emperyalizmin çıkarlarını savunur. Uyuşturucu ve kaçakçılık ile de Suriye halklarına karşı savaşın ekonomisini finanse eder.

Savaş Ekonomisi ve Uyuşturucu Kaçakçılığı

Kürt milliyetçileri askeri ve idari olarak bölgede kontrolün kendilerinde olduğunu söylüyor. Bu şekilde kontrolü elinde bulunduran bir örgütlenme ya da yapının uyuşturucuya, kaçakçılığa karşı savaşacak ve engelleyecek örgütlenmeleri de olmak zorundadır. Bu yapılmıyorsa, o zaman sorun çok daha derindir; çünkü emperyalizmin savaş çıkardığı tüm bölgelerde, halklara karşı savaşın uyuşturucu ile finanse edilmesi birbirine bağlı olarak ilerler.

Emperyalizm bu süreci nasıl örgütler?

İşgal edilen veya savaş çıkarılan bölgelerde uyuşturucu, kaçakçılık, petrol ticareti, insan kaçakçılığı ve kara paranın aklanması vb. örgütlü bir şekilde ya kontrgerilla ya da işbirlikçileştirilen milliyetçi örgütlenmelerle organize edilir. Buralardan gelen para yine bu örgütlenmeler içinde yeni oligarşik yapıları oluşturur. Bu kişiler ilk etapta bu örgütlenmelere bağlıdır. Kendileri sınıf atlarken bir yandan da uyuşturucu çetelerinin ve kontrgerillanın ihtiyaçlarını finanse ederler. Çünkü emperyalizm kullandığı maşalarına doğrudan finansal ya da askeri destek vermez.

Bu nedenle, milliyetçi hareketler bir alanda ciddi bir silah gücü ile uzun süre ayakta kalabiliyorsa bu örgütlenme;

-kaçakçılık ağlarıyla,

-aşiret ilişkileriyle,

-insan kaçakçılığıyla,

-dış istihbarat destekleriyle,

-uluslararası fon mekanizmalarıyla,

-kara para ve

-uyuşturucu ticareti ile iç içe geçmiş demektir. Milliyetçi bir örgütlenmenin içinde zenginleşen sadece uyuşturucu kaçakçıları vb. değil, örgütlenmenin kendisi de artık halkların değil emperyalizmin çıkarını koruyan bir askeri güç haline gelmiş demektir. Başlangıçta Kürt halkının kurtuluşu için sınıfsal bir zeminde mücadeleye başlayan örgütlenme, Kürt halkının kurtuluş mücadelesinden sapmıştır. Bugün Suriye’de emperyalizmin çıkarına bölgede “dengeyi koruyan” askeri bir güçtür ve uyuşturucu, kaçakçılık vb. ile kendi oligarşisini yaratma peşindedir.

Bu ne anlama gelir?

Stalin “Marksizm ve Ulusal Sorun”da “Bir ulusal hareket aynı anda hem ezilen halkın demokratik taleplerini taşıyabilir hem de burjuva karakter kazanabilir” der. Stalin açısından belirleyici ölçüt, söz konusu hareketin, hangi sınıfı temsil ettiği, hangi sınıfın yararına çalıştığıdır.

Eğer hareket:

Özel mülkiyet ilişkilerine dokunmuyorsa,

Sınıfsal eşitsizlik ve sömürüyü sürdürüyorsa,

Tekelci burjuvazi ile bütünleşiyorsa,

Emperyalist güçlerle stratejik bağımlılık ilişkisi geliştiriyorsa o zaman sosyalist değil, küçük burjuva milliyetçi pragmatist bir harekettir.

Milliyetçilik sınıf çelişkisini yok sayar ve halkın kurtuluşu için başlayan mücadele halkın üzerinde yeni bir baskı biçimine dönüşür. Çünkü emperyalizmden bağımsız değil, emperyalizm içinde ulusal sorunun çözümünü arar ve sonucunda küçük burjuva bir yapı ortaya çıkar.

Bu sonuç uyuşturucu konusunda “çözemedik” açıklamasını yapar hale getirir. Çünkü mesele sorunu tamamen çözüp bitirmenin değil, buradan gelen para üzerinden savaşı sürdürmenin tercih edilmesidir.

Uyuşturucu kaçakçılığı ve dağıtımına engel olamamak demek; aynı zamanda halkın, gençliğin yozlaştırılması, apolitikleştirilmesi demektir. Emperyalizm açısından yozlaşan ve apolitikleşen bir halkı yönetmek daha kolaydır.

Emperyalizm; Orta Doğu’da bir yandan savaşın finansını sağlarken ve Kürtlerden işbirlikçi oligarşi yaratmaya çalışırken paralel olarak da halkın yozlaştırılmasının önünü açar. Bunu da Kürt milliyetçi hareketini kullanarak yapar. Bölgede uyuşturucunun, insan kaçakçılığının, bağımlılığın, yozlaştırmanın bu denli yaygın hale gelmesi; bu nedenle masum, savaşın “doğal” sonucu olarak görülemez. Çünkü uyuşturucu, emperyalizmin Latin Amerika’dan Asya’ya bağımsızlık mücadelesi veren tüm halklara karşı kullandığı ikili bir silahtır.

Bir yandan savaşın finansını sağlamak ve yerelde işbirlikçi oligarşiyi palazlandırmak, diğer yandan da halkları yozlaştırarak beyinlerini teslim almak.

Bu sonuç üzerinden baktığımızda, eğer bir hareket:

-Emperyalizmle “taktik” adına ilişkiyi kalıcı bir bağımlılığa dönüştürüyorsa,

-Ulusal hak söylemini sınıfsal çelişkinin yerine koyuyorsa,

-Emperyalist savaşların yedek gücü haline geliyorsa,

-Uyuşturucu ve kaçakçılığı ortadan kaldırmıyorsa,

-Tekelci burjuvaziye bağlı ilişkileri yeniden üretiyorsa o hareket Marksist anlamda proletarya devriminden zaten kopmuş demektir. Silahlı mücadele, onlar için artık bağımsızlık mücadelesi değil, emperyalizmle pazarlık kozu olarak kullanılır haldedir.

Burada Anadolu ihtilalinin önderi Dursun Karataş’ın sözlerine kulak verelim: “Silahlı olmak ile devrimci olmak aynı şey değildir. Marksizm’de silah araçtır; amaç sınıfsız toplumdur. Eğer mücadele sosyalist dönüşüm üretmiyorsa, yalnızca askeri ve bürokratik bir yapı yaratıyorsa, devrimci içerik giderek boşalır.” Kürt milliyetçi hareketinde olduğu gibi devrimci içerik boşalmışsa, ulusların kendi kaderini tayin hakkı da emperyalizmin bölgede kendi çıkarlarını korumasının bir aracı haline gelmiş demektir. Yani Kürt halkının kaderi, emperyalizmin insafına bırakılmıştır.

Ki ulusların kendi kaderini tayin hakkı;

-emperyalizmin yayılımcı ve sömürgeci politikalarının bir aracı haline getirilmişse,

-kendi burjuva sınıfını yaratıyorsa,

-halkı ulusal bayrak adı altında emperyalizme bağımlı hale getiriliyorsa devrimci özünü çoktan kaybetmiş demektir.

Kürt Milliyetçileri Hangi Aşamada Devrimci Düşünce ve Hedeflerden Kopmuş ve Milliyetçi, Pragmatist Bir Yapıya Dönüşmüştür?

Lenin “Ezilen ulusun özgürlüğünü savunmak gerekir; fakat proletarya kendi bağımsız sınıf çizgisini asla milliyetçiliğe teslim etmemelidir” der. Kürt hareketi milliyetçileşmiş ve Suriye halklarının bağımsızlığına karşı emperyalizmin yanında yer almış, bölgede emperyalizm adına “asayişi sağlayan” güç olmuştur.

Bunun karşılığında Kürt halkının hiçbir kazanımı olmamıştır; ama Kürt milliyetçi hareketi emperyalizmin bölgedeki askeri gücü ve uyuşturucu işinin trafiğini ve kazancını bölüşen bir maşa haline gelmiştir.

Anadolu ihtilalinin önderi Dursun Karataş “Sosyalizm, yalnızca ezilen bir kimliğin siyasal temsilini yapmak değildir” demiştir. Devrimci mücadele emperyalizme, oligarşiye ve sömürü düzenine karşı halkların kurtuluş mücadelesidir ve hedefi halk iktidarıdır.

Kürt milliyetçileri iktidar iddialarından vazgeçmiş, devrimci değil ne olduğu belirsiz bir “statü” hedefi ile “taktik” adına burjuva politikası yapmaya başlamıştır ki bu “statü” bugün iyice budanmış ve “Kürt dilini konuşma, Abdullah Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesine” kadar geriletilmiştir. 

Dursun Karataş’ın dediği gibi: “Halk adına konuşmak başka, halk iktidarı için savaşmak başkadır.”

Bu, ülkemiz devrimci mücadelesi açısından çok önemli bir ayrıntıdır. Çünkü halk için mücadele, halkın iktidarı yani sosyalizm için mücadeledir.

Devrim; ancak emperyalizme karşı silahlı mücadele ile gerçekleşir.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı; ancak halkın kendi iktidarında mümkündür. Belirleyici olan koşullardır, ayrılma zorunlu değildir.

Kürt milliyetçi hareketi 1990’lı yıllara kadar anti-emperyalist söylem kullansa da bugün emperyalistlerle uzlaşarak düzen içileşmiştir. Devrimci, ulusal karakterini kaybetmiş, sözde de olsa mücadelenin sınıfsal yanını ortadan kaldırmıştır.

Bu süreç nasıl gelişmiştir?

-“Kimlik siyaseti” sınıf mücadelesinin yerine geçmiştir.

-Devrim hedefi yerine, defalarca emperyalizm ve oligarşi ile ateşkes çağrıları yapıp barış anlaşmalarına oturmuşlardır.

-Halk savaşı ve Kürt halkının bağımsızlığı yerine, diplomatik statü arayışına girmişlerdir.

-Sosyalizm yerine “özerk alan yönetimi” kavramını benimsemişlerdir.

-Antiemperyalist mücadele yerine, emperyalizme ‘taktik’ adı altında bağımlı hale gelmişlerdir.

Sonuç olarak;

Emperyalizmden askeri destek alan, kapitalist ticaret ilişkilerine dokunmayan, uyuşturucu ve insan kaçakçılığına karşı savaş açmayan, uyuşturucu ticaretini durduramayan bir hareket sosyalist değildir; küçük burjuva milliyetçisidir.

Çünkü sosyalistler halkların kurtuluşunu savunur.

Halkın iktidarına giden yolda silah araçtır; amaç devrim ve halk iktidarıdır.

“Devrim için savaşmayana sosyalist denmez” sözü bizim için;

-Emperyalizme karşı bağımsızlıktır.

-Emperyalizmle uzlaşmamaktır.

-Sınıf savaşını sürdürmektir.

-Halk iktidarını kurmaktır.

-Özel mülkiyeti ortadan kaldırmaktır.

Uyuşturucu kaçakçılığına, uyuşturucu dağıtımına izin veren Kürt milliyetçileri:

-Halkın yozlaştırılmasına neden oluyor.

-Gençliğin geleceğini yok ediyor.

-Mücadele bilincini dağıtıyor.

-Sivil toplumculaştırıyor.

Örneğin Küba’da Castro uyuşturucuya karşı mücadeleyi bir ‘güvenlik sorunu’ olarak ele almamış, devrimci insanın dönüşümü olarak görmüştür.

Çünkü gerçek sosyalist hareket:

Savaşırken aynı anda yeni toplum kurar.

-Halkı örgütler.

-Üretimi kolektifleştirir.

-Karaborsaya savaş açar.

-Uyuşturucuya karşı mücadele eder.

-Yeni oligarşik ara tabakaların oluşmasını engeller.

Eğer bunlar olmuyorsa o hareket kendi sınıfının çıkarlarını değil, burjuvazinin çıkarlarını koruyordur.

Unutmayalım ki uyuşturucu, halkları katletmede kullanılan bir kitle imha silahıdır. Bu silaha karşı mücadele etmek, emperyalizm ile dünya halkları arasındaki saflaşmada, yerini yoksul halkların yanı olarak belirlemektir. Bu da iktidar iddiasına sahip olmak demektir.

İktidar iddiasına sahip tek devrimci örgüt olarak uyuşturucuya karşı mücadeleyi sadece biz verebiliriz. Uyuşturucuya karşı mücadelede her türlü bedeli göze alarak; şehitlikler, tutsaklıklar ve her türlü baskıya rağmen savaşmaya devam ediyoruz. Uyuşturucuya karşı halk komitelerinde, halk meclislerinde birleşelim, savaşalım, kazanalım!

Halk Okulu, Sayı: 342

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Benzer Yazılar