
Faşizmin baskısının en ağır olduğu günlerden geçiyoruz. Ki ülkemizde faşizmin baskıları bugüne özgü değildir. Neredeyse cumhuriyet kurulduğundan beri Anadolu topraklarında halk asla özgür olmamıştır. Devletin eli her zaman halkın ensesinde olmuş, halkın hak ve özgürlük arayışının arttığı dönemlerde devletin şiddeti de o oranda artmıştır.
Oligarşi dönem dönem oynadığı demokrasicilik oyununu se artık oynayamaz duruma gelmiştir. Günümüzde işsizlik rakamları11 milyonu aşmış, ekonomik kriz halkı vurmuş, alım gücü alabildiğine düşmüş, insanlar kendilerini yakmaya başlamıştır. AKP faşizmi yönetememe krizinin doruğuna ulaşmıştır. Ve yapabildiği tek şey daha fazla baskı, daha fazla zulümdür. Elbette baskı varsa, zulüm varsa orada direnmek de en meşru haktır.
Ancak ülkemizde sol genel olarak düzenin çizdiği sınırların içine çekilmiş, halkımızı faşizmle baş başa bırakarak halka, solun değerlerine ihanet içine düşmüştür. Kimileri sözde Rojava Devrimi deyip kendini Suriye topraklarına atarken, kimileri açıktan AKP faşizmi ile yan yana durmaktadır. İşte KESK, DİSK gibi sendikaları yöneten sözde solculardır bunlar.
Ancak süreç ne kadar ağır olursa olsun halka karşı sorumluluğunu yerine getiren yine Cephe’dir. Dün olduğu gibi bugün de her alanda direnen, faşizmin kapattığı kapıları açmak için yol ve yöntem yaratan biziz.
Direnmek bir gelenektir.
Bu gelenek sözle değil duvarlara kanla yazılan tarihle oluşturulmuştur.
Yıl 1994’tür. Darbe ihaneti yaşanmış, sol ise Devrimci Sol’un bittiğine inanmış, artık meydanın kendisine kalacağı umuduyla beklemektedir. Ancak Dayımızın önderliğinde aşılan darbe sürecinin ardından faşizme karşı savaş kesintisiz olarak sürdürülmüştür.
Devrimci Sol Konuşursa
Herkes Konuşur,
Herkes Susarsa Yine
Devrimci Sol Konuşur
4 Ağustos 1994 Günü Sokaklar Tutulmuş Yine…
Sayısız kuşatmalardan biri gibi. “Bitti” deniyor, “bitirdik, umudu bitirdik” kahkahaları atılıyor. İşte bu sevinç çağlıklarının ortasında patlayan bir ateş topu oluveriyor kuşatma. Ölüm mutlak. Davaya bağlılık ise sarsılmaz.
Çünkü onlar, uçsuz bucaksız denizlerden, halkın denizinden alıyorlar güçlerini, geleceğe ve zafere olan inançtan…
Hayata, halka ve umuda gönül vermişler bir kez.
Kuşatmalar, ihanet çemberleri ancak böylesi bir inatçılıkla aşılabilir. Ve onlar da öyle yaptılar. Fersiz gözlere ışık, suskun yüreklere ses, ihanet artıklarına tokat oldular.
Slogan atarak savaşıyor, “Asıl siz teslim olun” diyorlar canları pahasına. Biliyorlar ki; birer karanfil olup açacaklar halkın bağrında. Kanları eşitliğin, paylaşmanın en güzel rengine boyayacak yeryüzünü. O büyük güne, emekçilerin zaferine kuşatmalar yarılarak varılacak.
İşte bu yüzdendir ki, ölüm anları onları korkutmuyor. Çünkü umut biziz, umudun adı biziz. Bu vatan bizim. Ve bu vatanın, asalaklardan, kan emicilerden, alınteri tüccarlarından mutlaka kurtulması gerekiyorsa; bunu emekçi halklarımızla biz gerçekleştiriyoruz.
Zafere kadar bu kavganın içindeyiz. İşte bu yüzden zaferin umuduyuz. Bir ezgi başlattık artık; tarihimizden süzülüp gelen, geleceği haykıran bir ezgi;
Tilililililiii…
Ölüme De Tilili
Bağcılar Destanı; Suskunluğun Ortasında Patlayan Bir Bomba
Türkiye ve dünya halkları 4 Ağustos’ta ölüme yeni bir meydan okuyuşa tanık oldu. Bir meydan okumanın ötesinde ölüme karşı bir gösteriydi bu.
Yer İstanbul’un Bağcılar semtiydi.
Bağcılar’ın eteklerinde Kirazlı adı verilen bölgedeki Hayırlı Sokak, 4 Ağustos’un ilk saatlerinde panzerler, ekip otoları ve infaz mangalarıyla işgal edilmişti. Bölgeye birkaç saattir yığınak yapıyordu polis. Kolay bir zafer bekliyordu.
Hedefteki evde topu topu üç genç insan vardı. Üç Devrimci Sol Savaşçısı… Oysa kendileri yüzlerceydi.
Panzerleri, otomatik silahları, bombaları vardı. Ve Hayırlı Sokak, 5-6 sokak ötesinden kuşatılmış, yollar kesilmişti. Evet evet, kolay bir zafer olacaktı.
02.20’de duyuldu ilk silah sesleri… Gün ağarırken direniş sürüyordu.
“Kolay lokma” boğazına oturmuştu ölüm mangalarının.
Üç devrimci meydan okuyorlardı onlara. Meydan okuyorlardı yaşama, ölüme, korkuya, kokuşmuş düzene.
Bu meydan okuyuşun altı saate sığdırılan destanıdır Bağcılar.
Hayırlı Sokak’taki kuşatmanın sessizliği gece yarısı 02.20 sıralarında ölüm mangalarının ateşlediği seri silah sesleriyle bozuldu. Sokaktaki 4 No’lu evin çatı katındakiler açılan ateşe anında ateşle karşılık vermekte tereddüt etmediler. Karşı ateş, devrimcilerin silahlarından çıkan kurşunlarla birlikte bir şeyi daha taşıdı infaz mangalarına, korkuyu… Sanki hiç beklenmedik bir şey olmuşçasına karşı ateşle bir an şaşakaldı polis sürüsü. Sonra kendilerini oradan oraya atıp “siper” almaya koştular.
Bu teslim olmayı reddediş, bu meydan okuyan direniş korkuyu getiriyordu onlara.
Hüseyin, Özlem ve Güner… Üç kişiydiler evde.
Ölüm kesindi.
Gençtiler. Doya doya yaşayamamışlardı henüz.
Nasıl bir “son”du ölüm? Her şeyin sonu muydu onlar için? “Ben öldükten sonra gerisi bana ne” miydi?
Küçük yaşlarının büyük kararıyla bu soruları cevaplıyorlardı işte o an.
Babasıyla bir konuşmasını anımsıyordu Özlem… Babası, lise yıllarında devrimci mücadele içinde yer almaya başladığını hissettiğinde,
-Kızım, önce okulunu bitir, sonra ne istersen yaparsın, demişti ona. Ve o babasına şu cevabı vermişti:
-Siz zamanında ülke sorunları için çalışsaydınız, bizler şimdi okuyabilirdik.
Evet, doğmamış çocuklar için, halkın çocukları için, bugünü, yarını ve geleceği için, onların yaşayabilmesi ve okuyabilmesi için şimdi direnmeliydiler.
Bağcılar şimdi bir başka Kızıldere, bir başka Maltepe, bir başka Çiftehavuzlar’dı.
Ateşe ateşle karşılık verdiler.
Bağırıp çağıran, küfreden, hakaret eden katiller sloganlarla, marşlarla aldılar cevaplarını.
Hiç dinmeyen sloganları ve marşları yarattıkları destanın müziğiydi adeta.
-Yaşasın Devrimci Sol!
-Yaşasın Önderimiz Dursun Karataş!
Kuşatılmışlardı, ama yalnız değillerdi. Yoldaşları,
hareketleri, önderleriyle omuz omuza, yürek yüreğeydiler.
Kuşatılmışlardı, ama tereddütsüzdüler.
Kuşatılmışlardı, ölüme randevu bir görevdi artık onlar için.
Kuşatılmışlardı, tarihi yazmaya devam edeceklerdi.
Ölüme karşı bu meydan okuma, bu gösteri kusursuzdu gerçekten.
Kuşatma başlayalı saatler olmuştu.
Direniş sürüyordu.
Özlem ve Güner’in sesi patladı bir anda kuşatmanın ortasında.
-Boşuna uğraşıyorsunuz, biz ölümü tilililerle karşılarız.
Ve, ve işte tilili çekiyordu Devrimci Sol savaşçıları.
Polisler de ateşi kesmiş dinliyorlardı… Şaşkın, çaresiz, düşünemeden…
Tilililerin yabancısı değildi halkımız.
Düğünlerde, cenazelerde, gösterilerde duymuşlardı çokça.
Ama kuşatılmış, ama ölümle yüz yüze, üzerlerine bomba, kurşun yağan insanların ağzından bir başkaydı tilili. İlk kez tanık olunuyordu böylesine.
Güner 26, Özlem 19 yaşındaydı. Tilili çekiyorlardı Güner ve Özlem.
Mücadeleyle genç yaşta tanışmışlardı ikisi de.
Kavgayı Dev-Genç saflarında öğrenmişlerdi.
Namusluca yaşamak için, bu rezil düzenden kurtuluş için silahlı savaşın gerekliliğini yürekleriyle sezmiş, beyinleriyle yakalamışlardı. Ve yüreklerinde yeşerttikleri
SDB savaşçısı olma özlemiyle öne atılmışlardı.
Özlemleri gerçekleşti çok geçmeden. Düşmana darbeler vurmanın heyecanını ve coşkusunu yaşadılar.
Ölüm ve şehitlik hiç beklenmedik bir şey değildi onlar için. Öyle ki örneğin Güner, cenazesinin nasıl olması gerektiğini bile konuşmuştu dostlarıyla sohbetlerinde.
Ve hep kendisine Sinan Abi’yi örnek aldığını söyleyen Özlem… Yoldaşlarına sıkılarak, heyecanlanarak
“ben bir SDB’li olabilir miyim?” diye sorarken, tüm içtenliği ve bedelleriyle istiyordu savaşçılığı.
İşte şimdi de SDB savaşçıları olarak ölümü yenmenin, düşmanı kuşatmada alt etmenin coşkusunu yaşıyor, bu coşkuyu dillendiriyorlardı tililerinde.
Güner 26, Özlem 19, Hüseyin 22 yaşındaydı ve çok-tan yenmişlerdi ölümü. Yaşamışlıkları dolu doluydu, ölümleri onurlu olacaktı.
Halk kurtuluş savaşçılarının kaldığı evi bomba, kurşun yağmuruna tutan katiller sürüsü, hem daha sonra kamuoyunun karşısına “teslim olun” çağrısı yapıldığı demagojisiyle çıkabilmek, hem de savaşçıların moralini bozmak için kurşun sesleri eşliğinde sık sık “teslim olun” diye bağırıp duruyorlardı.
Ama uzun zaman sürdüremediler bu bağırışlarını. Yaptıkları her “teslim ol” çağrısı bir başka çağrıyla cevaplanıyordu çünkü.
-Asıl siz Devrimci Sol’un adaletine teslim olun!
Kulaklarına inanamıyordu yüzlerce polis. Nasıl olur da kuşatmaya aldıkları bu üç genç insan -bu yalnızca üç kişi- kendilerine “Asıl siz teslim olun” diyebilirdi!
Direnişçiler, o an karşılarında bulunan oligarşinin kiralık katillerinin nezdinde, aslında milyonlarca emekçinin alın teri üzerinde saltanat süren, zulmün sahibi olan tüm sömürücü sınıflara ve bunların tüm uşaklarına sesleniyorlardı.
Bu sesleniş, bu “asıl siz teslim olun” çağrısı, o an bulundukları durumun ötesinde, halkın çıkarlarını savunmanın, halkın savaşçısı olmanın meşruluğuna duyulan içten bir inancın ürünüydü.
Salt kendileriyle sınırlı değildi direnişleri. Çünkü kuşatılan ve teslim olması istenen Türkiye Halklarıydı aslında. Katiller sürüsü, işçisi, öğrencisi, memuru, köylüsü ve aydınıyla, zulme ve sömürüye boyun eğmeyen herkesi teslim olmaya çağırıyordu. Hem de halkı yoksulluğa mahkum edip, ülkemizi emperyalizme peşkeş çeken, her türlü yolsuzluğu ve vahşeti yapan bir avuç “efendi” adına.
Onlar Türkiye halklarının savaşçılarıydılar.
Direnişleri Türkiye halklarının direnişiydi.
Sömürü ve zulmün düzenine karşı başkaldıran devrimciler, işte bu tarihsel anda da halka ve devrime bağlılıkla düşmanın iradesini kabul etmiyor, sömürücü sınıfları ve paralı bekçilerini düzeni sürdürme amaçlarından vazgeçmeye, halka karşı suç işlememeye ve halka, halkın adaletine teslim olmaya çağırıyorlardı.
Gücünü halkın sınıfsız, sömürüsüz bir dünya özleminden, eşit, onurlu, özgür bir yaşam kurma isteğinden alan halkın adaleti, elbette onların en modern silahlarla donatılmış insanlık dışı timlerinden daha güçlüydü.
Meşru olan, haklı olan onlardı.
Güçlü olan da…
Üç devrimcinin yüzlerce silahlı uşağa yönelttiği “Asıl siz teslim olun” çağrısının kaynağında işte böyle bir tarihsel haklılık ve meşruiyet, işte bu inanç ve güç vardı.
Direniş sürüyor ve onlar ölümün, hemen yanı başlarındaki varlığına rağmen aynı güçle haykırıyorlardı çağrılarını.
-Asıl siz Devrimci Sol’un adaletine teslim olun.
Saatlerdir üsse giremiyordu düşman. Çatışmanın daha ilk saatlerinde üç devrimcinin teslim olmayacağını anladıklarında, direnişi kısa sürede boğmak için hemen savaşçıların üssünün tam karşısındaki evin çatısına bir üç ayaklı makineli yerleştirilmişti. Durmaksızın ateş ediliyordu üç ayaklıyla. Ne var ki, uzun sürmedi sesi, Devrimci Sol savaşçılarının roketatar kullanması üzerine sustu üç ayaklı.
Her patlamada soluğu yerde alıyordu polisler. Ve çoğunda sipere yattıkları sesler kendi kullandıkları silahlardan çıkıyordu. Gölgesinden korkmanın yeni bir biçimiydi yaşadıkları.
Saatlerdir üsse giremiyordu düşman.
Çatışma uzadıkça parça parça tüm çevre evler boşaltıldı.
Hayırlı Sokak’taki 4 No’lu ev, sokağın dar ve küçük girintili-çıkıntılı olması nedeniyle uzaktan atışa pek elverişli değildi; evi gören her yere ağır silahlar yerleştirildi.
Ama yine de bu üç halk kurtuluş savaşçısını, bu üç genç insanı teslim alamıyorlardı.
Saatler 04.00’ü gösteriyordu şimdi.
Üssün içinde direnişçiler yeni bir hamlenin, dışarıdaki düşmana karşı yeni bir saldırı hazırlığının coşkusundaydılar.
Bayrak Bağcılar’da dalgalandırılmalıydı. Çiftehavuzlar’ın vasiyetiydi bu.
Eylem içinde eylem, direniş içinde direniş…
Biraz sonra üssün penceresinde dalgalanacak olan o bayrak, halkın kurtuluş bayrağıydı. Sosyalizmin, devrimci hareketin bayrağıydı…
Zafere inancın bayrağıydı o.
Üslerinde saatlerdir direnen silahlı devrimci birliğin komutanı Hüseyin Aslan, saat 04.00’te bayrağı üssün penceresine astı.
Katiller sürüsü, devrimi, devrimcileri, devrim ve sosyalizm düşüncesini asla teslim alamayacaklarını bir kez daha gördüler o an.
Gözlerinin önünde Çiftehavuzlar’daki o bina canlanır gibi oldu… Bu görüntü “siz yenileceksiniz, biz kazanacağız” diyordu onlara.
Kurşun yağmuru devam ediyordu.
Hüseyin zafer işareti yapıp geri çekilirken vuruldu.
Mutluydu, görevini yapmıştı… Bayrak dalgalanıyordu.
Bir emekçiydi o. 22 yıllık yaşamının büyük bir bölümünde soğuk demircilik, pazarlamacılık, inşaat işçiliği, muhasebecilik yaparak sağlamıştı geçimini… 1990’da DEV-GENÇ’le tanışmış ve yaşamı artık tüm emekçilerin yaşamıyla, kaderiyle bütünleşmişti. İki yılı aşkın süre İstanbul’un gecekondu semtlerinde devrimci faaliyet yürütmüş, milislerde görev almıştı.
Ve 1993 yazında artık bir SDB üyesiydi. Vatanı ve halkı için öldürmeye ve ölmeye hazırdı.
Bu destanın, Bağcılar destanının komutanıydı şimdi o.
Bir komutana yaraşırcasına yönetti direnişi.
Son nefesine kadar vatanı ve halkı için savaştı ve şehit düştü.
Zaman, 4 Ağustos’un 04.00’üydü.
Astığı bayrak dalgalanıyordu…
Sabah 08.00 sıralarında bitti çatışma.
6 saat süren direnişte üç Devrimci Sol Savaşçısı şehit düştü.
İnfaz mangaları içeri girmeden önce bir kez daha bombaladılar üssü. Çatıdan bırakılan her bombayla evin iç duvarları, merdiven boşluğuna bakan duvarlar biraz daha yıkılıyordu.
Bombalarını atarlarken, yalnızca saatler boyu teslim alamadıkları, boyun eğdiremedikleri halk kurtuluş savaşçılarını değil, bir direniş kalesi olan bu üssü de toptan yok etmek ister gibiydiler. Ama ne mümkündü. Kurşunlarla, bombalarla delik deşik olmuş, yıkılmış duvarlarıyla da olsa, bu direniş kalesi karşılarında duruyordu işte.
Ve…
Ve içeri girdiklerinde onları bekleyen bir şey daha vardı.
Üç Devrimci Solcu, şehit düşerken de geriye düşmana sıktıkları mermiler kadar güçlü bir silah bırakmışlardı…
Umudun adı kanla yazılmıştı yine duvarlara.
Sözleri vardı…
Özlem bir dernek çalışmasında yer aldığı sıralarda, bir yoldaşıyla dernekteki panoda şehitlerin resimlerine bakarken, gözleri Esma Polat’a yöneldiğinde “Söz veriyorum” demişti, yanında yoldaşlarına, “Şehit olacağım zaman duvara kanımla Devrimci Sol yazacağım.”
Sözü sözdü.
Ve yalnızca onun da değildi söz. Güner’in, Hüseyin’in tüm Devrimci Sol savaşçılarının sözüydü bu.
Ve işte şimdi zamanı gelmişti. Şimdi tam yeriydi.
Evin üç ayrı yerinde duvarlara kanla “DS”, “DS”, “DEVRİMCİ SOL” yazılmıştı.
Katiller sürüsünden eve ilk girenler çatışmanın başındaki karşı ateşle yaşadıkları sarsıntıyı yaşadılar bir kez daha. Telaşla, panikle yazıları kaybetmeye çalıştılar.
Korkuydu onlar için duvarlardaki o imza.
Üstelik kanla yazılmıştı, silinmiyor, silinemiyordu.
Basını ve TV kameralarını içeri almadan önce yazılanlardan birinin önüne koltuğu çektiler, bir diğerini sünger bir yatağı dayayarak örttüler. Ama telaş içindeydiler, panikteydiler. Yazılardan biri açıkta kalmıştı.
Basından, TV ekranlarından tüm ülkeye yayıldı o görüntü. Tüm ülke duvara kanla yazılmış o “DS” yazısını gördü. Umudun adı Bağcılar Direniş üssünden bir kez daha selamladı Türkiye halklarını.
Kanla yazılmıştı o ad. Kan umudu büyütüyor, güveni pekiştiriyordu.
Ülkelerinin bağımsızlığı ve halklarının kurtuluşu için yola çıkmış üç savaşçıydılar. Gençtiler üçü de… Üçü de Kürt milliyetindendi. Acıyı, ihaneti, zaferleri sığdırmışlardı kısa ömürlerine.
Umut doluydular. Ve umudun bir parçasıydılar.
Onurluydular. Ve namuslu. Ve cesur. Ve inanmış…
4 Ağustos’un o sabahında kuşatılmışlar, vurulmuş, yaralıydılar.
Kendi vücutlarından akan kanla umudun adını yazarken, ölümü kucaklayıp şehitliğe uzanırken coşkuluydular.
“Önemli olan devrimin olduğu günü görmek değil. Bir devrimci o günün coşkusunu her zaman hissetmeli” diyen genç Özlem ve Güner’ler, Hüseyin’ler yaşamın içinden ders veriyorlardı.
Teorinin allame-i cihanı değillerdi. Ama öğretiyorlardı, bilinçleri, inançları ve coşkularıyla.
“Yüzlerce gencimiz ölürken, vatan ve halk sevgisinden yoksun, düzenin pisliği içerisinde onursuzca yaşayanlara öğretiyorlardı.
Ülkeye ve halka hiçbir yararı olmayan, halkın ve devrimcilerin ölmelerine değer vermeyip, kendi yaşamlarını her şeyin üstünde tutan, sürüngen küçük burjuva aydınlarına, dava kaçkınlarına, darbeci lağım farelerine ders veriyorlardı.
Türk, Kürt tüm milliyetlerden gençlere çağrı yapıyorlardı.
Bu vatan bizim.
Bu halk bizim.
Biz halkız.
Yaşamak için, yaşatmak için savaşalım.”
Özlem’in, Güner’in, Hüseyin’in, Bağcılar Direnişinin sesiydi bu. Teslimiyeti reddedişleri, tililileri ve duvara kanla yazdıkları inançlarıyla üç halk kurtuluş savaşçısının çağrısı.
Özlem, Güner, Hüseyin. Üç kişiydiler… Kesindi ölümleri…
Ve onlar, onlar yendiler ölümü.
Bir kez daha öğrettiler ölümsüzlüğü.
SONUÇ OLARAK;
-Vatanın her karış toprağını kana bulayan, halkımızı katleden, sömüren emperyalistlerin, paşa babalarının uşağı bu iktidar, her şeyiyle tükenmiştir. Devletin tüm güçlerini seferber ederek halka savaş açmaları, dağlarımızı, şehirlerimizi bombalamaları artık yönetemediklerinin, güçsüzlüklerinin ifadesidir. Onların silahlarına, tekniklerine, ordularına karşı bizim de bitmez tükenmez yenilmez ve haklı olan halk gücümüz vardır.
Bu gücümüzü kullanmalıyız.
Güç örgütlenmektir.
Güç silahlanmaktır.
Güç savaşmaktır.
Savaş ülkenin dört bir yanında sürmektedir. Bu savaşa yaşlı-genç, kadın-erkek, çocuk demeden her şeyimizle katıldığımızda devlet çökecek, Devrimci Halk İktidarı doğacaktır.
Zaferin yolu Hüseyinlerin, Günerlerin, Özlemlerin gösterdiği yoldur. Bu yolda yürümek zorundayız. Bu yol kansız yürünmez. Daha çok kan akacak. Belki onbinlerimizi, yüzbinlerimizi şehit vereceğiz.
Şehitsiz zafer olmaz.
Vatanımızı seviyorsak, onurla yaşamak istiyorsak, emeğimizin hakkını almak istiyorsak; bağımsız ve özgür bir ülke için, sömürü ve zulmün olmadığı bir düzen için, savaşmak ve savaşan çocuklar yetiştirmek zorundayız.
-Bağcılar Direnişiyle herkes vurgun yedi. Bağcılar herkesi sarstı. Halk Kurtuluş Savaşçılarının yiğitliği, korkusuzluğu ve inancı artık gizlenemezdi. Türkiye halkları ve devrimciler, aylarca bu destansı direnişi konuştu. Bağcılar Direnişi emekçi halkların yüreğine coşku ve güven saldı.
-Devrimci Sol’un halkların umudu olmaya devam ettiği gerçeğini gösterdi. Düşmanın ise korkusunu
büyüttü.
-Bağcılar, Devrimci Sol Savaşçılarının kararlılık, davaya adanmışlık, devrime, devrimci harekete bağlılığın bir kez daha gösterilmesi, Devrimci Sol’un ideolojik sağlamlığının ifadesi oldu.
-Bağcılar’ın etkisi hem sürecin niteliğinde hem de üç Halk Kurtuluş Savaşçısının düşmana, ölüme, her tür küçük burjuva yılgınlığına, karamsarlığına pervasızca meydan okumasındaydı
-Bağcılar direnişi suskunluğun fırtınaya döneceği bir sürecin de müjdecisi oldu. Bu, Parti ilanıydı. Bağcılar’la birlikte vurgun yiyenlere, Parti ilanı ikinci bir darbe oldu.
-Ölmek nedir, yenmek, yenilmek nedir, Bağcılar’da bir kez daha cevaplandı.
Öldürmek midir yenmek? Üç kişiye karşı yüzlerle gitmek midir? Binlerce kurşun yakmak mıdır? O halde duvara kanla yazılan umudun adı nasıl izah edilebilir?
Sadece üç kişinin altı saat boyunca yüzlerce katile meydan okumasına ne denilebilir? “Biz ölümü tilililerle karşılarız” sözünün anlamı nedir o zaman? Cevap Bağcılar’dır.
Yenmek teslim olmamaktır.
Yenmek son anında dahi düşmanı vuracak gelenekler yaratmaktır.
Devrimin ve devrimci iradenin üstünlüğünü ateş altında dosta düşmana kanıtlamaktır.
Yenmek sonsuza kadar Türkiye ve Kürdistan halklarının yüreğinde yaşamaktır.
Yenmek tarihin onurlu sayfalarında yerini almaktır.
Onlar Özlem’in adını alan Komutan Sibel’in kurşunlarında yaşıyorlar.
Onlar şimdi “Ölüme tilili çeken Güner Şarlar’dan güç alıyoruz” diyen Yemo’nun sözlerinde yaşıyorlar.
Onlar şimdi Cephelilerin kor gibi yanan yüreğinde yaşıyorlar.
Onlar Güner, Hüseyin, Özlem ismini taşıyan çocukların gözlerinde yaşıyorlar.
Onlar, destansı direnişleriyle yenilmezliğini kanıtladıkları
Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin savaşında yaşıyorlar.
