“Yangınım Suskunlukları Da Yaksın” Selma Kubat

Şehit Düştüğü Tarih: 1 Mayıs 2004

Şehit Düştüğü Yer: Gebze Hapishanesi

Doğduğu Tarih: 1978

Doğduğu Yer: Malatya, Arguvan Köyü

Mezar Yeri: Arguvan/ Gürge köyü, Malatya

F Tiplerine karşı Küçükarmutlu’da direnişe destek eylemi yaparken gözaltına alınıp tutuklandı. Tutsaklık koşullarında 10. Ölüm Orucu Ekibi’nde yeraldı. 1 Mayıs 2004’te, yoldaşları İstanbul Saraçhane’de kızıl bayraklarıyla büyük direnişin kararlılığını 1 Mayıs alanlarına taşırken o da feda ateşiyle katıldı 1 Mayıs’a. Gebze Hapishanesi’nde bedenini tutuşturarak ölümsüzleşti.

Selma Kubat, Malatya Arguvan Koyuncuköyü’nde 1978’de doğdu. Çiftçi bir ailenin çocuğuydu. Lise yıllarından itibaren devrimcileri tanıdı. Devrimci yayınları izlemeye başladı. Devrimci hareketle 1997’de ilişki kurdu. Devrimci Gençlik dergisinde çalışmaya başladı. Bu süreç onun tercihlerinin de netleştiği bir süreç oldu. Düzen mi devrim mi kararını vermesine bağlı olarak gençlik hareketinde giderek artan görev ve sorumluluklar üstlendi.

Mücadele içinde yer almaya başlamasıyla gözaltı ve işkencelerle, hapishanelerle tanıştı. Onun yaşadığı gözaltılar, bu ülkede demokratik mücadelede yer alanların karşı karşıya kaldığı baskıların karakteristik bir özetidir: 1997’de, şehit düşen bir devrimci için düzenlenen anmada ilk kez gözaltına alındı. İkinci gözaltısını Sağmalcılar Hapishanesi’nde ziyaretten çıkışta yaşadı. Gençlik dergisinin muhabiri olarak Bağcılar’da bir ilkokuldaki gelişmeleri haber yapmak için gittiğinde üçüncü kez gözaltına alındı. Dördüncü kez TAYAD’a yapılan bir baskının haberini yapmak için TAYAD’a gittiğinde gözaltına alındı. Kısa süreli tutukluluklar yaşadı. Son gözaltı ve tutuklanması da yine haklı, meşru, demokratik bir direniş tavrı göstermesi nedeniyleydi. Direnme hakkını yok etmek isteyenler, aynı 1 Nisan 2004’teki “DHKPC Operasyonu”nda olduğu gibi, Armutlu’da direnişe destek eylemi yaparken gözaltına aldıklarına da “örgüt üyeliği”nden onlarca yıl hapis cezaları verdiler.

Selma Kubat, 13 Kasım 2001’de Küçükarmutlu’dan gözaltına alınarak tutuklandı. Tecrite karşı direniş içinde geçen tutsaklık sürecinin son kesitinde, alnına kızıl bandını kuşanıp bir ölüm orucu direnişçisi ve en son alevler içinde bir feda savaşçısı olarak ölümsüzleşti.

Selma Kubat’tan, Köln’deki Bir Arkadaşına Mektup:

“Bendeki ışıltı yalnızca ufka diktiğim gözlerimden değil yıldızdan da yansıyor. Yıldızımız ki ışıltısını güneşe uğurladıklarımızdan alıyor.”

Merhaba ……..

Canım kardeşim seninle bir türlü düzenli yazışamadık. Ben yine de bu uzun yoldan gelirken sana kucaklar dolusu selâm getirdim. Yol uzun olduğu için değil tabii, mektupların ulaşmamasından dolayı senede bir yazar hale geldik. İşte yeni bir yıla giriyoruz. Bu sana ikinci mektubum. Gerçi ilki de karttı. Senin Temmuz’dan sonra yazdıkların bana ulaşmadı.

Neyse bu mektup yiyiciler böyle çalışırken seni bekletmek istemedim. Kaybettikleri dışında ulaşanları bazen imha ediyorlar. Övücü buluyorlarmış. Niye mi? Ölüm orucunu övmekten. Dışarıdaki yoğun sansürün buradaki etkileri. Tabii bizim buna ihtiyacımız yok ki.

Meselâ senin yazdıklarını böyle engelleyince unutturuyorlar mı? Yok. Ben böyle güzel, reyhan gibi iç açan, ferahlatan bir kardeşimi unutur muyum? Bilirim, o da beni unutmaz. Hatta şimdilerde daha çok merak ediyorsundur ablanı.

Basından duymuşundur, ben, bugün 65. günümdeyim. Daha çok günlerim aylarım var.

Çok iyi olduğumu gün geçtikçe daha iyi olacağımı bilmeni ve de beni merak etmemeni istiyorum. Asıl ben sizleri merak ediyorum. Annen, baban, okulun nasıl? Onlara çok selam sevgilerimi ilet. Buradaki kızları da senin gibiymiş de. Yani canım senin gibiyim: Umutlu ve mutlu. Senin gibi geleceğimiz için büyüyorum. Gerçi sen şimdi yirmi yaşında olacaksın büyümüş sayılırsın. Daha da büyüyeceksin. Çünkü geleceğimiz çok büyük ve ben de seninle sizlerle olacağım o günlerde…

Güzel çiçekli kartın ulaştı elimize. Şiiri sen yazdınsa çok güzel olmuş. Orada anlattığın gibi, bir yanımız burada ama en çok sizlerleyiz, tabii ben artık önümde gidenlerleyim çoğu kez de. Sana daha önce yazmıştım sanırım. Bu Kasım ve Aralık günleriyle yaşadıklarımı. Onların özlemi hiç terk etmedi beni. Benim kadar sevdiğim insanlardı hepsi. Yazmaya kalksam isimleri bu sayfayı doldurur. Ben onlara kısaca önümde gidenler diyorum.

Canım, sen benim yaşıma geldiğinde çok şey değişmiş de olacak ama eminim şu an benim olduğum gibi senin de küçük kardeşlerin olacak. Onların gözündeki ışıltıya kaptıracaksın yüreğini. Benim bir yanım da hala senin gibi. Sokaklara çıkıyor insanlık âlemini izliyor… En çok reyhanlara bakıyor ve de gözlerim üzerinde olacak her zaman bunu bilmeni isterim. Çok şey mi istedim? Dur sen istememişsin, ama ben bir de son fotoğraflardan bir tane gönderiyorum. Belki merakını biraz gidermiş olurum. Gördün mü sendeki ışıltıdan bende de var. Ortak bir yanımız daha. Bendeki ışıltı yalnızca ufka diktiğim gözlerimden değil yıldızdan da yansıyor. Yıldızımız ki ışıltısını güneşe uğurladıklarımızdan alıyor. Sen de fark etmişsindir. Daha aydınlık doğuyor günlerimiz. Ulaşanlar arttıkça ışıltı da artıyor. ‘Kara yazgının üzerine’ doğmak için daha çok parlaması gerekiyor.

Canım, kusuruma bakma dalıp gittim. Adeta astroloji uzmanı olacağız. Yıldızlarla çok ilgilendiğimden sanırım. Benim gibi olan yedi yoldaşım var. Onlar da engin ufuklarda dolaşıyorlar.

Sana en son yazdığımda dört kişiydik. Şimdi yedi kişiyiz. Yeni tutuklanan arkadaşlardan biri anne, iki çocuğu var. Kızı senin yaşlarında, ismi Dudu. İsmi güzel bir anne… Nebiha Yusufumuz’un ablası ve Fatma. Onların sana çok selamları var. Biz hepimiz çok iyiyiz.

Mektuplar bir ay bekletiliyor burada. Ben de kısa yazıyorum şimdilik hızlı ulaşsın diye sana. Daha uzun yazarım. Seni sizleri çok seviyorum. Ve yine kır çiçekleri gönderiyorum. Özlemişsindir sen çiçeklerimizi, seni Gültekince kucaklıyorum. Anne ve babana, abi-ablalarına selamlarımızı iletmeyi unutma…

SELMA KUBAT Nisan 2004

Selma Kubat’ın Son Mektubu

“Yangınımla saldırıların önünde barikatım”

Son mektubum 1 Mayıs 2004

Bu sizlere son mektubum, ancak son merhabam değil. Her son bir başlangıç ve bugün 1 Mayıs 2004, benim yeniden doğuşum. Halkımın bağrına uğurlandığım gün olacak. Bugün burada yaktığım ateş ki yalnız bedenimde değil. Yalnızca beden yanmadı, yanmıyor da. Koca bir halk işçisi, emekçisi, öğrencisi, işsiziyle yanıyor zaten, ben bugün yalnızca yazgımı birleştiriyorum. Bugüne kadar onlar için yandım, en çok içim yandı, 19 Aralık’ta 28 canımla birlikteydim onlar içerde ben dışarıda onlar için yandı içim. 6 Kasım’da Armutlu’da DÖRT can parçamla yandım. Yani onların da acısını taşıdım bugünlere. Hepsi, ki bunlar direnenleri engellemek için vahşetin en üst sınırına tırmanmasıydı. Öfkem içimi yaktı. Ölüm orucu 4 yıldır sürüyor ve bugüne kadar 110 şehit verdik, hepsiyle daha da çok yandı içim. Yine bugün bu yangınla değil, içimden yandım; emperyalizm, ABD, Afgan halkına saldırdığında, Filistin halkına karşı İsrail siyonizmini körüklediğinde ve en son Irak’a işgal güçlerini yığıp katliam yaptığında yanıyordu içim…

İçimdeki yangın, halkımın açlığında, yoksulluğunda, emekçilerin sefalet ücretinde, işçilerin grev yasaklamasında öğrenci gençliğe demokratik-akademik talepleri için saldırı olduğunda, büyüdü. Ailelerimize saldırıyor düşman bizim öldüğümüzü duyurdukları için. AKP iktidarının bilançosunu, katliamını haykırdıklarından, coplandılar yerlerde sürüklendiler, tutuklandılar…

Hala NATO Zirvesi öncesi operasyon, komplo, tutuklamalar sürüyor. Ülkemizin yangın yeri olduğunu haykıranlar bizim sesimiz olanlar, yani demokratik mücadele verenler tutuklanıyor. Ve bugün öfkem onların saldırılarından daha büyük. Ben bugün yaktığım ateşle yangınımla tüm bu saldırıların önünde barikatım. Bizlere ölmeyelim, direnmeyelim diye zorla müdahale ediyorlar. Bundan önce birçok yoldaşım müdahaleyle şehit düştü. Ben de zorla elimizden alınmak istenen direnme hakkımızı savunmak için kendimi feda ediyorum.

1 Mayıs mücadele, birlik ve dayanışma günü bugün, kendi tercihim ve kararım. Birlik, mücadele ve dayanışma bizim direnişimizle olur. Benim fedamla güçlenir. Ben de alanlara akıyorum eylemimle. Yoldaşlarımla mücadeleden yana olanlarla bugün omuz omuzayım. Halaylardayım mutlu ve huzurluyum. Hiçbir saldırı, zorbalık 1 Mayıs alanlarına akışımızı durduramaz. Biz fedayı kuşanan yüreklerle çıktıkça zulmün karşısına hiçbir engel tanımayız. Dalcı’nın elindeki taş değil yüreğiydi. Ben de onun yüreğinin yanına katıyorum yüreğimi. Yüreğimiz düşmana savurduğumuz taşlardır.

Iraklı çocuklar, Filistinliler ve bizler bütün saldırganları bu yüreklerle yenecek halklarımıza kurtuluşu armağan edeceğiz. Biz kazanacağız. Zaferimiz fedayı kuşanan yüreklerimizdedir. Halkımı, yoldaşlarımı partimi ve tüm dostlarımızı sevgiyle selamlıyorum. Halkımı, vatanımı, yoldaşlarımı, partimi, önderimi seviyorum. Hep aranızda olacağım, bunu biliyorum. Sizin feda diyen yüreklerinizleyim…

Gültekince Selamlar Selma Kubat

1 Mayıs 2004, Saat: 14.00

(Selma Kubat’ın bu son mektubu, Ekmek Ve Adalet dergisinin 30 Mayıs 2004 tarihli 110. Sayısında yayınlanmıştır.)

Selma Kubat’ın Halkına Son Seslenişlerinden:

“Yangınım Suskunlukları Da Yaksın” 26 Nisan 2004

Basına ve Kamuoyuna

Ben Selma Kubat. Bu mektup elinize ulaştığında birçoğunuz tanımış olacaksınız. Çok yakında kendimi yakacağım. Külümü Bir Mayıs’a karıştıracağım. Birçoğunuz neden kendimizi yaktığımızı merak edecek. Bunları yani bunca soğukkanlı oluşumuzu anlamak isteyeceksiniz. Beni buna zorlayan gerçekleri açıklayacağım.

Size 5 gün öncesinden yazıyorum. Öncelikle şunu bilmenizi istiyorum ki kendimi yakma kararını özgür irademle aldım. Zaten ölüm orucunda gün gün ölüyor kendimi feda ediyordum. Ölüm orucuna başlamam gibi kendi isteğim ve irademle oldu kendimi yakma kararı. Bu mektubu yazarken de elim titremiyor. Birçoğunuza vahşice gelecek bu soğukkanlılık; işkenceye, baskılara, zorla müdahaleye, sansür duvarlarına ve çıkarılan yeni baskı yasalarına karşı olduğundan hangisi daha vahşet dolu siz karar verin!

Ben ölüm orucunun 190. günündeyim. Ve bugüne kadar 110 arkadaşım tecriti kaldırmak için şehit düştü. Asıl bu vahşet değil mi? Bunca insanımızın canına değecek kadar değerli mi bu hücre kapıları, duvarları, izolasyonu. Bana göre değil ama iktidar ısrarlı ve iddialı bunda. Biz de elbette direnme hakkımızın çalınmasına karşı ısrarlı ve iddialıyız. Sessizce ölmeyeceğiz. Bir gazete köşesinde yer alacak haberimiz ama bir sessiz ölümü bedenlerimizle duyuracağız.

Hücreler ölümdür… Yalnız kapalı yer olması anlamıyla değil elbette benim şu an bulunduğum yerde de 14 kişi var. Ancak tüm uygulamalar tecrite, izolasyona göre ayarlanmış. Bir de dört yıldır insan sesi duymayan tecrit hücreleri ve oralarda yaşamaya çalışan arkadaşlarım var. Avukat görüşleri, aile ziyareti, aramalar, mektup yasakları, kitap yasakları, suç duyurularımızın cevapsız kalması ve daha onlarca hak ihlali diyebilirim. Hepsini denetliyorlar ancak yetmeyecek ki üzerimizdeki üç kazak, üç pantolona göz koyup tek tip giydirmek için yasalar çıkarıyor, bir de çalışmamızı zorlayacaklar.

Ben huzur içinde ölüyorum, benden sonrakiler daha zorunu yaşayacaklar. Baskı ve zor var oldukça, benim gibi direnenler de var olacak. Direnme hakkımızı engelledikleri için kendimi yakıyorum.

Evet, ülkemizde bir hakka sahip olmak için canımızın yanmasını, gözaltına alınmayı, tutuklanmayı, ölebilmeyi hatta yanmayı göze almak gerekiyor. Bu bir fedakârlık değil zorunluluk. Zora karşı durma zorunluluğu. Haziran ayında bir zirve yapılacak. Ülkemizde ne zaman zirveler yapılsa, emperyalistler gelse faturası bize, halkımıza çıkarılır. Yine dışarıda ailelerimiz gözaltına alınmak yerlerde sürüklenmek pahasına “110 İnsan Öldü Hapishanelerde Duydunuz mu?” diyordu. Onların sesini boğmak için TAYAD’a saldırdılar, ilk olarak başkanını tutukladılar. Derneği kapattılar, yasal kurumlara baskılar düzenleyip çalışanları “terörist” ilan ettiler. 30’u aşkın insan tutuklandı. Hepsi dışarıda yasaların öngördüğü kurumlarda çalışıyordu. Yine aynı şekilde dışarıda muhalif olarak gördükleri kim varsa tutuklamaya, gözdağı vermeye devam edecekler. Neden? Emperyalist efendilere “sorunsuz”, “muhalefetsiz” toz pembe bir ülke sunmak için. Sadece zirveye katılanlara eskortluk yapmak için 33 trilyon harcadı ve zırhlı araçlar aldı bu iktidar. Mahallelere, sokaklara döşeyecekleri kameralar İstanbullular’ın tamamının fişleniyor olması, yani hepsi onların emperyalist çıkarlarının devamı için. Efendilere böyle kırmızı halılar serilirken ölüm orucu devam ediyor, hala çözülmemiş bir tecrit sorunu var bu ülkenin. Yine onlara sunulan vatanımızda açlık, yoksulluk sürüyor. Memurlar açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediliyor; memuriyet önemli bir mevkiyken, şimdilerde ek işler yaparak yaşamını idame ettirmeye çalışıyor memurlarımız. İşçilerimize grev yasaklanıyor, sendikasızlaştırma için işten atmalar, zorunlu iş yasaları ile esir haline getiriliyor. Köylülerimize; “gözünüzü toprak doyursun” deniyor. Öğrencilerimiz YÖK sultası altında, anti demokratik, bilimsel olmayan bir eğitime itiliyor. Çocuklarımıza gelecek değil işlikler, ucuz işgücü olarak bakılıyor. Yine gençlerimiz yoz bir kültürün ürünü olan pop starlara mahkûm ediliyor. Gençlerimizin hayalleri çalınıyor. Yani efendilere ne kadar rahat huzur varsa biz halka o kadar çok çeşitli baskı politikaları uygulanıyor. Biz hapishanelerdeki tutsaklar bunun bir parçasıyız yalnızca. F tipleri, tecrit, yalnız bize yönelik değil. Tüm bir halk tecrit ediliyor ve vatanımız F tipleştiriliyor. Bu tabloyu yaratan emperyalistler Irak halkına her gün katliam, baskı, şiddet dağıtıyor. Irak halkı vatanında işgalci istemediğini aylardır direnerek gösteriyor. Yine de “terörist” denilen Irak halkı oluyor. Bu tabloda kim “terörist…” Irak’ta çocukları katledenler mi? İşgalciyi kovmak için iki çocuğunu arkada bırakıp kendini feda edenler mi? Ya da Filistin’de panzere taş atılmasın diye çocuk bağlayanlar mı? Yoksa evleri yıkılmasın diye direninler mi? Vatanımızda “110 İnsan öldü duyun!” diyenler mi? 19 Aralık’ta diri diri kadınlarımızı yakanlar mı? Bu dünya tablosunda benim kendimi yakarak baskıları protesto etmem ne vahşet ne soğukkanlılıktır. Ortadoğu’da her gün insanlar ölüyor, kadınlarımızın ırzına geçiliyor, çocukların kaçırıldığını, organ mafyalarının (emperyalistlerin bilgisi dahilindedir) Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de yayıldığını biliyorum. Yani yalnız ben yanmıyorum Ortadoğu yanıyor. Bu tabloda asıl vahşet olan gazetelerin yazmaması, aydınlarımızın, yazarlarımızın görmemesi, gördüğü halde dillendirmemesi, yazmaması, toplumu aydınlatmamasıdır. Bu karanlığa ortak olan herkes bu vahşetin 110 insanımızın ölümünün sorumlusudur. Ben kendi adıma karanlığa bir kibrit çaktığıma inanıyor ve bu rahatlıkla gidiyorum.

Tüm kamuoyuna sesleniyorum: Duyun sesimizi. Bu ses direnen ama teslim olmayan, koşullara uymayan, koşulları zorlayan ve insan gibi yaşamak isteyenlerin sesidir. Yangınım bütün sessizlik, suskunlukları da yaksın. Görün, duyun, bilin…

Selma Kubat

(Selma Kubat’ın bu mektubu, Halk İçin Ekmek Ve Adalet dergisinin 23 Mayıs 2004 tarihli 5. Sayısında yayınlanmıştır.)

Selma Kubat’ın Bir Yoldaşına Mektubu “Bu Yalnız Gösteri Değil, Yaşamın Kendisi.

Canım ….’ım

Yarın düğünüm var, sen de olsan sevinirdim. Ama yanımdasın hep. Sana son bir kez merhaba diyeyim, sarılayım doyasıya. Gerçi yarın daha sıkı sarılacağım ya, olsun. Ben yine de duygularımı paylaşmak istedim. Heyecanlıyım biraz ama panik yok, her şey kontrolümüz altında. Hani bir program için ortak bir şeyler hazırlıyor gibiyim. Yarın gösterime girecek skeçlerimiz gibi. O tüm gözlemler, vurgular, hazırlık heyecanımız aynı bende. Tabii bu yalnız gösteri değil, yaşamın kendisi. Sonrasında katıla katıla gülmeyeceğiz ama eminim, senin için de benimki gibi mutlu bir gurur olacak, “bunu biz yaptık, bu bizim gücümüz” diyen bir sevinç. O yüzden duygularımız düşüncelerimiz aynı. Belki daha fazlasını yapamamanın burukluğu olacak her zaman içimizde. Olsun bu da bizi tetikler. Bunları hep kurar ve hayal ederdik ya! Her gözaltından sonraki hayal gibi, her devrim sonrası hayallerimiz gibi. Her zaman daha fazlasını isteyeceğiz. Ama ben artık bir otomobille bitirmiyorum hayalimi, daha büyük dünyalar… Eminim senin de öyledir.

Son günlerde sana yazmak, seninle konuşmak güzel. Ancak bir şey var biliyorsun bizim sohbetler bitmez, ben bekleyeceğim uzun sohbetler için adamızda…

Zaman az, kısa yazıyorum kusuruma bakma. Bir de seni çok sevdiğimi, kendim gibi bildiğimi unutma. Feda sıcaklığında senin de kazandırdıkların var bana-bize. Onun için bir kez daha kucaklıyor doyasıya öpüyorum.

Sevgilerimle

30 Nisan 2004 Selma

Selma Kubat’ın Şiirlerinden:

1 Mayıs

“İşçinin Emekçinin Bayramı”

Benim Bayramım

Benim Düğünüm

Benim Son Günüm

Bir Bayram Günü “Ayrılırım”

Hep Düğün

Bayram

Şenlikle

Geçerdi Hayatım

En Çok Bayramlarda Coştu

Kanatlandı

Acıya Kına Yakmayız Bayramda

Düğünde

Bir De Ömrün Son Deminde

Mutluluktur Kına Murattır

Şendir Gönlüm

Benim De

Şen Ola Günleriniz

Diye Yanıyorum

15 Nisan 2004

Karanlığı Bir Kibrit Çaktım

24 Nisan’da

Vara

Vara

Vardım

190’lara

Kaldı Mı Bir Haftam

Bırakacaklarım

Var

Varım

Varırım

Bıraktıklarımla O Güne

Ateşin Kor Alevine

Nasıl Mı

Hızlı

Pratik

Güvenli

Yani Bildiğimizce

Çakıldı Kibrit

Çaktım

Çaktım

Karanlığa

Bir Kibrit Çaktım

Yansın

Yansın

Kül Olsun Bedenim

Ben Yine De Gülenim

Koşanım

Koşturanım

Bu Kavgamızda

Sizlerle

Uykum Geldi

Ve Zaten Sonsuz Uykuya

Dalacağım

Uyuyup Uyanmayacağım

Bunca Ayakta Uyuyan

(Ben De Çok Uyudum Ayakta)

Uyutulan İnsanlarım

Sizin İçin De Yakacağım

Rüyaları

Uykuları

Uyuyanları

Alevlerin İçinde

Uyumayacak

Umutlu

Şarkılar

Besleyeceğim

Bütün Uyuyanları

Uykuları

Yakarak

Yanacağım Gideceğim Benim De

Alevden Kanatlarım Olacak

Yeniden Doğduğum

Günde

O Alev

Kanatlarımı

Açacağım

Her Yana

Gebze Hapishanesi’ndeki Yoldaşlarının Selma Kubat’ın Feda Anına Dair Yazdıklarıdır:

Merhaba,

Selma 1 Mayıs günü feda yangınlarına karışıp sonsuzlaştı. “Partimi, yoldaşlarımı, halkımı çok seviyorum, hepsine benden selam söyleyin”, “BİZ KAZANACAĞIZ” diyerek, koşarak, gülerek, el sallayarak çıktı kapıdan.

Biraz önce içerde “huzurluyum, çok huzurluyum, içimde öyle bir ferahlık var ki” demişti. Gün boyu çeşitli defalar tekrarladı bu sözü. Selma yangın olmaya, yangınlara karışmaya gitti.

Kapıyı kapattı arkasından. Duvarın dibinde bir köşeye, daha önce kimseye hissettirmeden hazırladığı malzemeleri, seri, pratik bir şekilde yaydı. Alabildiğine soğukkanlı ve sakindi. Her gün aynı işi yapar gibi, alışkın hareketlerle hızlı hızlı yaptı işini. Ayağında terlikler vardı. Onları çıkarıp düzgün bir şekilde hazırladığı adacıktan uzak bir yere çıkardı. Betona basarak yürüdü öbeğin yanına. Gülümseyerek baktı karşıya, el salladı, “hepinizi çok seviyorum” dedi. Bir elinde kağıt bir rulo, bir elinde çakmak. Tutuşturdu kağıdı. Kağıtla öbeğin etrafında daire çizerek, her yanını tutuşturdu. Koyu, siyah, kesif bir duman yükseldi adacıktan, alevler boşluğa doğru harladı. Duman yüzüne çarpınca gayri ihtiyari bir adım attı geriye doğru, sonra refleksini fark etti, gülümsedi. Kollarını havaya kaldırdı. “Yaşasın Feda Direnişimiz” diyerek girdi ateş adasının içine. Dimdik slogan atarak dikildi. “Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz” üst üste tekrarladı sloganları.

Üstünde kabanı vardı. Kaban tutuşmadı bir türlü. Çömeldi ateşin içine kabanı açtı. Kabanının içinde fanilası vardı sadece. Alevleri kabanın içine doldurdu. Kabanın eteklerini tutuşturdu. Ateşin içine oturup devam etti sloganlarına. Kabanı çıkarıp bıraktı ateşe, alev iyice gürleşti. Oturdu sırtını ateşin gür yandığı yere verip Parti-Cephe ve Önderlik sloganlarını peş peşe gür bir sesle atmaya devam etti. Bir süre sonra ateşin etkisiyle sesi boğulmaya başladı, biz girdik sloganlara Aralıksız durmaksızın Ateşin içinde doğruldu, üzerindekileri çıkardı. Her yanı ateşe dönmüş alevden adacığa, rahat bir yatağa bırakır gibi sırtüstü bıraktı kendini, kollarını iki yana açtı, gözlerini gökyüzüne dikti, karıştı sloganlara. Saçları, ayakları tutuştu yavaş yavaş. Doğruldu, elleriyle saçlarını yakaladı, yanıp yanmadıklarından emin olmak için, emin olamadı. Zafer işareti yaptı tekrar. Daha zorlukla ve daha ağır hareket ediyordu artık ve ayağa kalkamıyordu. Yine de tüm iradesini kullanarak zafer işareti yapmaya ve el sallamaya devam etti. Yüzüstü bıraktı kendini ateşin üzerine. Sağındaki, solundaki ateş demetlerini topluyordu bir koluyla. Göğsünün altına doğru, dünyanın bütün yangınlarını kucaklarcasına. “Yanıyor muyum, yanmıyor muyum” diye sordu. Yeterince yanıp yanmadığından emin değildi. Sonra son bir kez çevirdi başını, son gücüyle son defa el salladı. Başını, gövdesini, kollarını bıraktı ateş demetinin üzerine. Uykunun en derinine dalmış gibi… Saat: 17.05’te başlattığı feda direnişi 17.20’de kolunun son bir titremesiyle sonlandı. “Bütün uyuyanları uyandırmak için sonsuz bir uykuya dalacağım” diyordu Selma. Bir bahar havası vardı dışarıda. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar. Dünyanın pek çok yerinde ezilenler 1 Mayıs için sokaklardaydı. Ateşiyle bahara, meydanların kalabalığına karıştı. Dünyanın her yerindeki ezilenler içindi Selma’nın fedası. “Herkes için ölüyorum ben” demişti. Herkes için. Bizi sevmeyenler için de duyarsızlar için de. Halkım için ölüyorum. Ezilenler, aç kalanlar için, işgal altındakiler için. Herkesi seviyorum ben. Herkese duyduğum sevgi onlar için ölmeyi göze almamdan anlaşılır zaten. Bunu anlatın herkese…

Herkes için meşaleye döndü Selma. 1 Mayıs günü yangınların, kavgaların, direnişlerin gününde “Direnme hakkını” ne pahasına olursa olsun savunarak.

O 15 dakikanın her anı iradeydi, bilinçti, kararlılık ve inançtı. Son anına kadar, irade dışı tek bir harekette bulunmadan ve sevgiyle el sallayarak ulaştı adasına.

BİZ KAZANDIK seninle. Ve emin ol tüm zamanların 1 Mayıslarında hep biz kazanacağız.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Benzer Yazılar