1938 yılındaki Dersim Katliamı, Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından biridir.
Dersim halkından 80 bin kişi katledilmiştir. Resmi rakamlar, katliamı 6-8 bin arası göstererek orada nasıl bir kan döküldüğünü gizlemeye çalışmıştır.
Ama 6 bin olsa ne olur değil mi? Sanki 6 bin Dersimliyi katletmek çok “küçük bir olay”mış gibi.
4 Mayıs Dersim Katliamı’nın yıldönümü olarak kabul edilir?
Neden?
Çünkü,
4 Mayıs 1937’de Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nda Dersim’e bir “harekat” düzenlenmesi kararı alındı. Bu karar, Dersim Katliamı’nın başlatan karardır. 84 yıl önceki bu karar, Türkiye tarihini kana bulayan kararlardan biridir.
ADIM ADIM KATLİAM..
Dersim katliamı adım adım gelişmiş, adım adım HAZIRLANMIŞ bir katliamdır.
Dersim katliamını anlatacağımız bu yazısı dizisinde özellikle bu “ön” aşamalara özel dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü bunlar görülmeden, bilinmeden Dersim İsyanı’nın da, Dersim Katliamının da tüm boyutları kavranamaz.
Kemalist iktidardan Menderesler’e…
Ecevit’ten Demirel’e…
Erbakan’dan Türkeş’den Çiller’e, ve Özal’dan Tayyip Erdoğan’a..
aslında Kürt politikasının aslı esası hep KATLİAM ve ASİMİLASYON üzerine şekillenmiştir.
Kimlerle “barış” olup olamayacağını göstermesi bakımından Dersim Katliamını bilmek, unutmamak, çok önemlidir.
“İSYAN EDENLERİ TENKİL ANLAŞILIRDIR!”

Tenkil, “Herkese örnek olacak bir ceza vermek” demektir.
1931’de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Jandarma Genel Komutanı Kazım Orbay yanlarına Umumi Müfettiş İ. Tali Öngören’i de alarak Dersim dahil, Kürdistan’da “incelemelere” çıktılar. Bu “incelemeler” sonucunda varılan sonuç Kemalizmin Dersim planlarını da netleştirmiş oldu.
1936 yılında Kürdistan’a bir “gezi” yapan Celal Bayar da hazırladığı “Şark Raporu”nda “Şarkta bugün için dahi tamamen yerleştiğimiz iddia olunamaz. İstinat edeceğimiz (dayanacağımız) en mühim kuvvet ordumuz ve jandarmadır” tespitini yapıyor, “isyan edenleri tenkil etmek için şiddetin manası anlaşılır ve yerindedir” diyordu.
DERSİM’İN ISLAHI
Dersim’e yönelik en kapsamlı düzenleme 1936’da gündeme getirildi. “Dersim’in 1slahı Esasları” başlığı taşıyan altı maddelik önlemler paketi, saldırının da işareti oldu.
Bu planın birinci maddesine göre, “Maksat, Dersim’de hükümet nüfusunu tesis etmek”tir. Plana göre, Dersim, üç aşamalı bir plan sonunda “ıslah edilecektir”.
Artık sıra, tüfeklerin, topların, uçaklardan atılacak bombalarındır.
Yalnız bu arada, Kemalist iktidar, katliamlarla elde edeceği sonucu pekiştirmek için, asimilasyon politikasını ve teorisini de geliştirmekle meşguldü. Asimilasyonun ve “Kürtleri yok sayma” politikasının en önemli “kuramsal” dayanağı da Güneş-Dil Teorisi olacaktı.
Hemen Dersim Katliamı’ndan önceye gelen bu teoriye bakmadan, Dersim Katliamı tam anlaşılamaz. Bu nedenle “ıslah” programının ayrıntılarına ve bu programın topla, tüfekle uygulanmasına geçmeden önce, buna bakalım.
Asimilasyonu Haklı Kılmak İçin Uydurulan
GÜNEŞ-DİL TEORİSİ
Osmanlı, halkların uluslaşma sürecinin önüne geçebilmek ve böylece işgal ve ilhak ettiği toprakları elde tutabilmek için, Türk kimliğini geri plana iterek, Osmanlılık kavramını öne çıkarmış ama bunda başarılı olamamıştır. Tarihi gelişimin yasaları karşısında böyle bir “kimlik” yaratma politikasıyla durulmazdı elbette.
Kemalist iktidar doğal olarak “Osmanlılık” kimliğini devralamazdı. Doğrusu ve gerekeni, “çok uluslu” bir ülke gerçeğine uygun idari, sosyal, siyasi düzenlemeler yapmaktı. Fakat buna da küçük-burjuva diktatörlüğünün karakteri elvermemiş ve Kemalist iktidar “Türklük” temelinde diğer halklara karşı “Türkleştirme” politikasına başvurmuştur. Kemalist iktidarın bu politikayı haklı, meşru gösterecek dayanaklara ihtiyacı vardı. İşte sözünü ettiğimiz Güneş-Dil teorisi de bu ihtiyaca cevap vermek için yaratıldı.
Bu çalışmalar daha Kurtuluş savaşı sürerken başlatılmış, Ziya Gökalp, “Kürtlere Türk olduklarını anlatmak” gerektiğine dair, sözde bilimsel araştırma yapmaktaydı.
Teorinin temelleri Eylül 1932’deki Birinci Türk Dil Kurultayı ve Ağustos 1934’te toplanan Türk Dil Kurultayı’nda atılmıştır. Ağustos 1936’da toplanan Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda ise adı konmuş ve sistemli hale getirilmiştir.
Aynı dönemde “Türk Tarihi Tezi, Türk Dil Tezi” gibi raporlar hazırlattıran Kemalist iktidar, bütün bunlarla “tarihi aydınlatmayı” değil, esas olarak Misak-i Milli içindeki egemenliğini güçlendirmeyi hedefliyordu.
Bunun için, bu “tez ve teoriler” çerçevesinde, “Anadolu’nun dört bin yıllık Türk yurdu olduğu, Türkçe’nin bütün dillerin anası olduğu” devlet profesörlerine keşfettirildi!.. Yine Güneş Dil teorisine göre, Türk dili, taa taş ve maden devrinden beri, kültürü oluşturan kavram ve kelimeleri göçler yoluyla yeryüzüne yayan büyük bir kültür dilidir.
Anadolu, dört bin yıllık Türk yurdu olduğuna ve aslında Türkçe de neredeyse bütün dillerin atası olduğuna göre(!) de, bu teorilere dayanılarak, Anadolu’da yaşayıp da Kürt kimliği taşıyanların “aslında Türk olup sonradan Kürtleştiği”, Kürtçe’nin de aslında “Türkçe’nin bir lehçesi olduğu” rahatlıkla iddia edilebilecekti.
KÜRT KİMDİR?
Nitekim bu teorileri izleyen asimilasyon politikasının temel tezleri de bunlar olmuştur. (Bu resmi ideolojiye göre 1944 yılında hazırlanan Türk Dil Kurumu sözlüğünde, Kürt sözcüğünün karşısında şöyle yazacaktı: “Çoğu dillerini değiştirmiş Türklerden ibaret olup, bozuk bir Farsça konuşan ve Türkiye, Irak ve İran’da yaşayan bir topluluk adı ve bu topluluktan olan kimse.”)
Türk tarih teziyle, Güneş-Dil Teorisiyle oluşturulan resmi ideoloji, edebiyatın, sanatın ve bilimin üzerine çökmüştü; bu teorilerin dışında bir şey söylemek yasaktı. Kısacası “bilimsel araştırma” adına tarihsel gerçekler çarpıtılmakta ve asimilasyonu, katliamları “meşru” gösterecek bir resmi ideoloji dayatılmaktaydı.
Güneş-Dil Teorisi’ne göre, Kürtlere “aslında” Türk oldukları anlatılacak, “Türkleşmeleri” istenecek ve kabul etmeyip direnmeleri halinde, başlarına geleceği kabulleneceklerdi.
Güneş-Dil Teorisi, Anadolu gerçeğine uygun değildi. Ama Kemalist iktidara göre, Anadolu, diğer ulus ve milliyetler yok edilerek Güneş-Dil Teorisi’ne uydurulacaktı.
Bu bakış açısıyla, Cumhuriyet’in kurulmasını izleyen ilk yıllarda önce, devlet daireleri ve okullarda ve “kamuya ait” yerlerde Kürtçe konuşma yasaklandı. Yasaya karşı gelmenin cezası “5 kuruş”tu. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları yapıldı.
Devletin “resmi dili” Türkçe’dir ve Türkleştirme, artık devletin en önemli hedeflerinden birisidir.
Daha önce çeşitli uluslararası platformlarda veya Kürtlerle yapılan görüşmelerde vadedilen “kendi dilinde eğitim” Cumhuriyet’in kuruluşuyla unutulmuş ve ilkokuldan üniversiteye kadar her düzeyde öğretimin Türkçe olarak yapılmasına geçilmiştir. Milyonlarca Kürt çocuğuna, Arap, Gürcü, Ermeni, Çerkes çocuklarına, sadece ve sadece Türkçe öğretilecekti bundan böyle. Ve bu politika, onların ulusal kimliğini, dilini yok edinceye kadar sürdürülecekti….
Dersim katliamı da bu sürecin bir parçasıdır.
Dersim Katliamı, adım adım hazırlanan bir katliamdır. Dersim’in Islahı planı ve Tunceli Kanunu bu hazırlığın en önemli aşamasıdır.
“Dersim’in ıslahı” planına göre, ıslah üç aşamada gerçekleşecekti:
Birinci aşamada öncelik silah toplamaya ve aşiretlerin topyekün batıya sürülmesi öngörülüyordu. Sürgün edilecek aşiretlere hem devlete “başkaldıran”lar, hem de arazilerinin uygun olmaması nedeniyle kontrol altına alınamayan aşiretler dahildi. “Önlemlerde” batıya sürgün edilenlerin evlerinin yıkılması ya da yakılması da öngörülüyordu.
Islah Programının ikinci aşamasında; bir yandan silahların toplanması devam ederken, devlet kurumlarının Dersim’e yerleştirilmesi için çalışılacaktı. Resmi ideolojinin ve Türkleştirmenin uygulanabilmesi için Pülümür, Mazgirt ve Hozat’ta birer yatılı ilkokul açılacak, ordu birliklerinin hızlı hareket edebilmeleri için gerekli yollar yapılacaktı.
Üçüncü aşama ise artık saldırının son hazırlık aşamasıdır. Askeri birlikler Dersim içinde tatbikatlar yapacak, Dersim üzerinde uçaklar uçurularak, arazi yapısı tespit edilecek ve 15 aşiretin tek tek ayrıntılı bir incelemesi de yapılacaktır.
Kemalist iktidar, adım adım bu planı hayata geçirmeye başladı.
Saldırıya Kanuni Dayanak
Saldırının “yasal” dayanağını oluşturmak için de 25 Aralık 1935’te Meclis’te bir kanun kabul edildi. 2 Ocak 1936’da yürürlüğe giren bu kanunun adı “Tunceli Kanunu“dur.
Dersim’in adı bu kanunla haritadan silinmiştir. Adını değiştirmekle Dersim “sorunu”ndan kurtulmak ister sanki devlet. Ama kurtulamaz.
Dersim’de TC Kanunları Geçerli Değil!
Başka kanunlar da çıkarılır. 2884 sayılı “Tunceli ilinin idaresinin yeniden düzenlenmesine ilişkin Kanun“la Dersim’in Cumhuriyetin “olağan” kanunlarıyla değil, olağanüstü bir yönetimle yönetileceği resmileştirilir.
Tunceli Kanunu’nun 1. maddesinde; Korgeneral rütbesinde bir subayın Tunceli’ye vali ve komutan olarak atanacağı ve bu kişinin aynı zamanda Dördüncü Umumi Müfettişlik görevini de yürüteceği belirtilir.
Vali, kumandan ve müfettiş olarak atanan kişi, bakanların, hatta bakanlar kurulunun yetkilerine sahipti. Bu kişi, gerekli gördüğü ilçeleri ve bucakları vilayete bağlayabilir veya tersine vilayetten çıkarabilirdi. Kaymakam, bucak müdürü ve belediye başkanlarını seçme veya görevden alma yetkisine sahipti.
Ve en önemlisi, vali-kumandan-müfettiş, istediği kişileri, aileleri sürgüne gönderme yetkisine sahipti. İdam kararlarını onay veya tecil yetkisi de onundu.
Karakollar Kuruluyor!
Tunceli Kanunu’yla Tunceli’ye vali, komutan ve 4. Umum Müfettişi olarak General Abdullah Akdoğan atandı. Dersimliler’in sürülmesinden, onbinlercesinin katledilmesinden doğrudan o sorumlu olacaktı. Fakat elbette esas sorumlu, iktidardı.
Mustafa Kemal 1935’te Meclis’te yaptığı konuşmada Umum Müfettişlikler’in kurulması ve Dersim konusunda şöyle demişti:
“Dersim bölgesinde önemli bir reform programının uygulanması da düşünülmüştür.
İllerimizin sürekli denetimi ve illerimizin ortak işlerinin bir elden yönetilmesini sağlayan genel müfettişlerden birçok yararlar bekliyoruz.” (Atatürk’ün TBMM Konuşmaları Syf.217)
Siyasi iktidarın her türlü yetkiyi verdiği ve valilik gibi “sivil otorite” görevlerini de üstlenen ordu, planı uygulamaya devam ediyordu. Öncelikli askeri hedef, “İç Dersim” olarak adlandırılan bölgede egemenlikti. Bunun için Kahmut, Sin, Haydaran, Danzik, Amutka, Bucak ve bunların köylerinde hızla karakolların yapımı tamamlandı. Ve sonunda 1937 Mart’ında Dersim’e genel saldırı başlatıldı.
Sonrası, bilindiği gibi yıkım, katliam, talan, sürgündür.
Ya Katliam, Ya Sürgün!
Saldırının nasıl “yokedici” bir şekilde yürütülmesi gerektiği, yasalara bile geçmiştir. Saldırının başlatılmasının ardından 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararda şöyle denilmektedir:
“Bu defa isyan etmiş olan mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır. Ve bu toplanma ameliyesinde köylere baskın edilerek hem silah toplanacak hem bu suretle elde edilenler nakledileceklerdir. … Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle yetindikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen (tümüyle) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.” (Vecihi Timuroğlu, Dersim Tarihi, syf. 47)
Zorunlu İskan
Dersim’e yönelik bastırma ve sindirme operasyonu, yukarıdaki Bakanlar Kurulu kararı doğrultusunda katliam ya da sürgün biçiminde sürdürüldü.
Onbinlerce Dersimli, kendi topraklarından, tarihinden, kültüründen, aşiretinden koparılarak Türk halkı arasında “zorunlu iskan”a tabii tutuldu.
Zulme Karşı İsyan
Kemalist yönetimin bu kadar büyük ve kapsamlı baskı, sindirme, asimilasyon ve yok etme politikaları karşısında Dersim halkı isyan eder.
Saldırı direnişi doğurdu. Seyit Rıza ve Alişer önderliğinde Dersim halkı ayaklandı.
Bu isyan, tarihsel olarak bu kadar baskı karşısında kaçınılmaz ve hakla ve meşru bir haktır.
Bu isyan, egemenlerin iddia ettiği gibi, emperyalizmin kışkırtmalarıyla veya feodalizmle açıklanamaz. Tek neden, kısaca anlatılan baskı, sindirme, asimilasyon ve yok etme politikasıdır.
Dersim Aşiretleri, 1926 yılında, 1936 yılında değişik şekillerde hükümet yetkilileriyle görüşmeler yaparak sorunlarına çözüm de aramışlardır. Ama ırkçı dayatmalardan başka bir cevap bulamadılar. Dolayısıyla saldırıya karşı zorunlu bir direniştir Dersim isyanı. Dillerini, inançlarını, tarihlerini, topraklarını korumak için bir direniş.
Tarihte birçok katliamda olduğu gibi, egemen sınıfların zulmü hep yalanlar, komplolar eşliğinde gerçekleştirilir.
Baskı ve zulmü “meşrulaştırmak”, “masumlaştırmak” için, katliamlara “gerekçe” oluşturmak için, gerçekler ters yüz edilir.
1938 Dersim katliamında da böyle olmuştur.
Yollar Köprüler Yapıldı Dersim’e:
Halka Hizmet Değil, Halkı Katletmek İçin!
İlk iki bölümde katliam-asimilasyon hazırlığının iki temel boyutuna değinmiştik: “Güneş Dil Teorisi” ve “Tunceli Kanunu”.
Bunlara son olarak da Dersim’i İmar planını eklemeliyiz.
1930’lu yılların başında, çıkarılan bir kanunla halkın ellerindeki silahları devlete teslim etmesi zorunluluğu getirildi. Bu silahların önemli bir kısmı, Ruslara karşı savaş için Osmanlı tarafından aşiretlere verilen silahlardı. Silahlar büyük ölçüde (yüzde 90’dan fazlası) devlete teslim edildi.
Yol, köprü, resmi bina ve karakol yapacağız dedi devlet. Yaptılar da.
Karakollara askerler getirilip yerleştirildi.
Başka askeri birliklerin Dersim’in her bölgesine ulaşabilmesi için gerekli alt yapı da tamamlanmıştı. Yollar, askerleri katliamı götürecekti.
Katliam kararının uygulamaya konulmasıyla birlikte 3. Ordu Dersim’e gönderildi.
Ordu, halkın anlatımıyla “sel gibi” önüne çıkanı katletti.
122 Katliam Yeri
Gazeteci Cemal Taş, katliamdan onyıllar sonra 600’e yakın kişiyle konuşarak 122 katliam yerini tespit etti. Tespit edilebilen 122 katliam yeri.
“O yerler ya bir kuru dere yatağı ya bir dağın eteği ya da bir nehir kıyısı” idi.
Sürgün yollarındaki katliam yerleri buna dahil değil.
“Sürgüne göndereceğiz diye topladıkları insanları büyük kafileler halinde, nehir kıyılarında kurşuna dizip nehirlere boca ettiler odun istifi gibi. Dağlık ormanlık yerlerde ise cesetleri yaktılar. Küçük kafileleri de kurşun masrafı olmasın diye süngüleyerek katlettiler. Cesetler ortada açıkta kaldı. Köpeklere, yabani hayvanlara, kurda kuşa yem oldu.”
Kadınlar, kızlar, katillerin eline geçmemek için uçurumlardan atladılar.
Büyükleri katledilen üç dört yaşlarındaki çocuklar. Çocuk esirgeme kurumlarına dağıtıldılar.
Hizmetli olarak subayların evlerine gönderildiler.
Katliamın Gerekçeleri ve Gerekçeler:
Devlet, “silahları teslim etmediler” diye açıkladı. Yalandı.
“vergi vermeyi reddediyorlar” diye açıkladı. Yalandı.
“askerler öldürülüyor” diye açıkladı.
Devlet, aşiret önderlerini görüşmeye çağırmış ve fakat kimini asmış, kimini hapsetmiş, gidenler geri dönememişti.
Katliamı da “şakilerin isyanı bastırılıyor” diye yazdılar.
Bir isyan var mıydı?
Evet vardı.
Dersim halkı “durduk yerde” değil, baskıya, asimilasyona, katliamlara, zulme karşı ayaklandı.
İddia ve Gerçek 1:
Değilse, Dersim halkı ve aşiretler, büyük bir çoğunlukla, Osmanlı’ya karşı yeni kurulan Cumhuriyeti desteklemişlerdir.
Neden, çünkü; cumhuriyetle birlikte, yüzyıllar süren Osmanlı baskısına karşı, Alevilere yönelik Sünni Hilafet baskısının kalkacağı, Kürtlere karşı asimilasyon dayatmasının son bulacağı beklentisiyle, Cumhuriyet’i desteklediler.
Bu çerçevede de yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak olan 1. Meclise Dersim aşiretleri tarafından 6 milletvekili gönderildi: Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey.
Bu bile, Dersim’in baştan yeni Cumhuriyete karşı olduğu gibi iddiaları çürütmeye yeter.
Keza, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1931 yılında, Başbakan İnönü’nün 1935 yılında hazırladığı Şark (Kürt) Raporu da aşiretlerin büyük çoğunluğu itibarıyla Cumhuriyete karşı olmadığını belirtir. Raporda “Sayıları çok olmamakla birlikte 5-6 aşiretin Cumhuriyetin imar ve iskan programına karşı oldukları” vurgulanmaktadır.
Ama sonrasında Alevi halka ve Kürtlere karşı bu sözlerin tutulmaması, bu beklentilerin karşılanmaması, tam tersine baskının ve “Türkleşmenin” dayatılması, isyanın nesnel temelini oluşturur.
İddia ve Gerçek 2:
Silahlarını teslim etmedikleri iddiası katliama gerekçe kazandırmaya yönelik bir başka yalandır. Jandarma Umum Komutanlığı raporuna göre Dersim Aşiretleri’nin elinde toplam 9.070 adet silah bulunmaktaydı. Aynı komutanlık, teslim edilen silah sayısını ise şöyle belirtmektedir: 7.880 adet.
İddia ve Gerçek 3:
Dersim’in vergi vermediği, hükümetlerin bir başka yalanıdır.
Bu yalanı, “Dersim devlete asi oldu” iddiasının gerekçesi olarak kullanmışlardır.
Dersim’in yoksul, feodal yapısı içinde vergi vermeyen veya veremeyen aşiretler, tek tek kişiler vardır. Ama bütün olarak Dersim’de aşiretlerin bir noktaya kadar böyle bir tavrı yoktur.
Tersine vergi ödenmektedir. Raporlar da bunu gösteriyor:
“1936-37 yıllarında Tunceli’de belirlenen vergi ile tahsil edilen vergi rakamları birbirine yakındır. Bu rakamlar 1940’lı yıllar da devlet otoritesinin sağlandığı dönemlerle neredeyse aynıdır.” (C. Sahir Sıla. CHP milletvekili. Dersim Raporu)
İddialar ve Gerçek 4:
Bir başka iddia “devlet Dersim’e giremiyor” iddiasıdır.
Bu iddianın yakın tarihteki bir başka benzerini hatırlatalım öncelikle. Hatırlayacaksınız, Türkiye tarihinin en büyük hapishaneler katliamı olan 19 Aralık 2000’deki katliamda da faşizmin gerekçelerinden biri buydu: “Devlet hapishanelere giremiyor.”
Oysa, gerçek böyle değildi.
Devlet her gün hapishanelerin koğuşlarına girip sayımını alıyordu.
Peki 1930’lar Türkiyesi’nde devlet Dersim’e giremiyor muydu?
Cumhuriyet devlet örgütlenmesinin yeniden yapılandırıldığı 1925’lerden itibaren Pertek, Çemişgezek, Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Pülümür’de Kaymakamlıklar ve devletin tüm diğer idari yapısı mevcuttur.
İlde devlet nüfus sayımını yapabilmektedir örneğin. 1927 yılında yapılan Türkiye’deki ilk nüfus sayımında Devlet İstatistik Enstitüsü kayıtlarına göre, Dersim il ve ilçelerine ilişkin ayrıntılı bilgiler vardır. 1935 yılındaki nüfus sayımında da aynı şekilde olmuştur. Devlet Dersim’e normal yollarla girmiş ve sayımını yapmıştır.
“(1936 yılında) Dersim’de nüfusun toplamı: 91.807 kişidir.” (Ö. Kemal Ağar. Tunceli Dersim Coğrafyası)
Asıl Gerekçe:
Yazı dizimizin başında ortaya koyduğumuz gibi, katliamın gerekçesi, Kürt ulus gerçeğini yok etmektir. Asimilasyondur. Bunu bizzat başbakan İsmet İnönü’nün hazırladığı raporda net olarak görebiliriz:
“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” ( Başbakan İsmet İnönü, 1925)
Gerçek gerekçe budur.
Kemalist yönetim, belli bir tarihten itibaren “Türkleştirme” politikasını, buna bağlı ilhak ve asimilasyonu, rejimin temeli haline getirmiş ve bunun önündeki tüm engeller, yasal veya yasadışı, kanlı veya kansız, ortadan kaldırılmıştır.
Bu gerekçeyle, Dersim’e, 1937’de başlayıp 1938’in sonuna kadar devam eden katliam harekatından önceki 50 yıl içinde de toplam 11 askeri harekat yapılmıştır. 1935’te Bakanlar Kurulu’nda kararlaştırılıp 1937-38’de gerçekleştirilen Dersim Harekatı, 12. askeri harekattır ve en çok kan dökülenidir.
Bu tarih, hem “Dersim’e sefer olur zafer olmaz” sözünün kaynağı, hem de Dersim’de dökülen kanın kanıtıdır.
4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu tarafından alınan karar doğrultusunda Dersim’in “ıslahı” adım adım uygulandı. Islah, Dersim’i kan deryasında boğmak oldu.
Bu kararla birlikte başlatılan askeri harekâtta resmi verilere göre 16 bin, gerçekte ise 80 bin Dersimli katledildi. Dersim ve çevre havalede yaşayan yüzbinlerce insan zorunlu göçe tabi tutuldu, batı Anadolu ve iç Anadolu illerine sürgün edildi.
Köyler yakılıp yıkıldı. Mağaralara saklanan insanlar yakılarak veya mağaralara duvarlar örülüp diri diri katledildi. Mağaralardaki insanları dışarı çıkarmak için zehirli gaz bombalarını atıldı.
Katliam Gerçekleşiyor:
Katliamın doruğa çıktığı günlerde, Munzur nehri, günlerce kan aktı.
Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi, birçok katliam nehir kenarında gerçekleştirildi.
Yukarıdaki yalanların üstüne oturtulan resmi tez şöyle diyordu: “Dersim bir çıban başıydı ve o çıbanın koparılması gerekiyor.”
Katliam böyle gerekçelendirildi ve böyle gerçekleştirildi.
Bu harekat, Osmanlı dönemindeki 11 askeri harekattan daha kapsamlı ve kanlı idi. Bu büyük saldırıda savaş uçakları kullanıldı, yeni Cumhuriyet ordusunun sahip olduğu tüm silahlar kullanıldı ve kimyasal silahlar bile kullanıldı.
Hayder Dede adlı asker anlatıyor:
“Bir alay komutanımız geldi, Konya’dan. Dedi ki; ‘Arkadaşlar, vatandaşlar dünyada dört hain vardır’ dedi. ‘Biliyor musunuz?’ Biz nereden bilelim dört haini. ‘bak’ dedi. ‘Biri fani (veya vali), biri kurt, biri domuz, biri de Kürt’ dedi. Bu dördünü de aynı anda söyledi.”
“Adamları vurduk, vurdular. Şimdi şöyle kol kola taktılar, beş yüz, altı yüz kişiyi ağır makineli tüfeklerle öldürdüler. Harçik ırmağına koydular, ırmak kıpkırmızı aktı.”
“Bomba atıp içeri girdiler. Yetmiş üç kişiyi içerden çıkardılar, yedisi erkekmiş. Gerisi kadın ve çocuk.”
Eskeri Akyol adlı asker anlatıyor: (Dersim operasyonunda 2. Tabur 9. Bölük’te askerlik yaptı.) “Dersim’e Diyarbakır’dan 7 gün 7 gece yürüyerek gittik. Gittikten sonra bizi Ali Boğazı’na verdiler. Gittiğimizde askerler evleri yakıyordu. Ulaştıkları tüm evleri yakıyorlardı…
Katliamdan kurtulabilenler mağaralara saklandılar, kimisi ise Munzur nehrini aşarak kaçtı.”
Seyit Rıza’nın İdamı; İsyan ve Katliamın Sonu
Seyit Rıza, Dersim İsyanı’nın önderi olarak kabul ediliyordu. Dersim’de katliam ve direniş devam ederken “barış görüşmeleri yapmak üzere” devlet tarafından Erzincan’a çağrıldı.
Seyit Rıza bu çağrıyı kabul edip görüşmeye giderken, 5 Eylül 1937’de yolda yanındakilerle birlikte tutuklandı. Sözde bir yargılama süreci yapılarak idama mahkum edildi.
Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde 58 kişi yargılandı. 7’si idama, kalanlar ise müebbet hapse mahkum edildiler.
Seyit Rıza’nın yaşı 75’di. Yasalara göre o yaşta biri idam edilemezdi. Seyit Rıza’nın yaşı mahkeme tarafından küçültüldü.
İdam kararı verilenler arasında Seyit Rıza’nın oğlu da vardı. Oğlu 17 yaşındaydı. Yasalara göre 17 yaşından küçük olanlar, idam edilemezdi. Mahkeme, oğlunun yaşını büyüterek bu sorunu da çözdü(!)
Bütün bunlardan sonra, 15 Kasım 1937’de Seyit Rıza ile birlikte 7 kişi, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Devlet adına Ankara’dan Seyit Rıza’nın göstermelik mahkemesini ve idamını organize etmek üzere gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil o anı şöyle anlatır:
“Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi.”
İdam edilenlerin cesetleri ailelerine teslim edilmedi ve bilinmeyen bir yere gömüldüler. Seyit Rıza ve onunla birlikte idam edilenlerin mezarları bugün halen bilinmemektedir.
Dünden Bugüne Devam Eden Katliam
Seyit Rıza ve beraberindekilerin idam edilmesinden sonra da 1938 yılı boyunca Dersim’e yönelik askeri harekat devam ettirildi. Ayaklanmaya katılmayan aşiretler dahil, tüm Dersim halkına yönelik, katliam, baskılar, sürgünler devam ettirildi.
Devlet yöneticilerinin adlandırmasıyla “Dersim çıbanı” Dersim halkından 80 bin kişiyi katledip, çevre bölgelerdeki Kürt aşiretleri de dahil olmak üzere toplu sürgünlerle “kurutuldu”.
Oysa;
ne Dersim bir çıbandı.
Ne de çıbanı kurutmanın yolu katliamdı.
Tam tersine, bu katliamla, Dersim halkının beyninde ve yüreğinde büyük bir yara açıldı.
Bu yaranın sonucudur ki, Dersim halkı, baskıya zulme karşı hep isyarn eden, mücadele eden bir halk oldu.
Dersim katliamı o gün bitti mi?
Hayır.
Katliam, asimilasyon, o günden sonra da sürdü.
Ayaklanan, dağlara çıkan Dersim halkı, aynı baskı ve zulmü gördü.
Dersim halkı, ne zaman hakları, özgürlükleri için ayağa kalksa, ne zaman dili, inançları, bağımsızlığı için, adalet için silaha sarılsa, hep aynı baskıları gördü.
Bu zulüm, 1970’lerden itibaren tekrar en üst boyutlarda yaşanmaya başlandı.
Dersim’in ormanları yeniden yakıldı. Mağaraları yeniden bombalandı.
Kimyasal silahlar kullanıldı yeniden. Dersim’in dağı tepesi, savaş uçakları tarafından tekrar tekrar bombalandı.
Böyle olduğu içindir ki, bu yara artık bu sömürü ve zulüm düzeni içinde kapatılamaz.
Hiçbir özür, 1938’de dökülen kanı affettiremez.
Hiçbir düzen partisi ve düzen hükümeti, Dersim’e “huzur ve sükun”u getiremez.
Bu, ancak halkın kendisinin iktidar olduğu bir ülkede gerçekleşebilir.
*
Gerçek Haber Ajansı (GHA) sitesinden alınmıştır.