Şehit Düştüğü Tarih: 20 Mayıs 2003
Şehit Düştüğü Yer: Ankara Kızılay
Doğduğu Tarih: 18 Mayıs 1977
Doğduğu Yer: Malatya
Mezar Yeri: Merkez Belediye Mezarlığı, Malatya
Feda savaşçısı Şengül Akkurt, 20 Mayıs sabah saatlerinde, Ankara Kızılay’da bir feda eyleminin hazırlığını yaptığı sırada meydana gelen patlama sonucu şehit düştü.
Şengül Akkurt, 18 Mayıs 1977’de Malatya’da doğdu. Şehit düştüğünde, 27 yaşına henüz girmişti.
Asıl memleketi Adıyaman’dı. Adıyaman’ın Ovi Sipi (Türkçeleştirilmiş adıyla Aksu köyü) köyündendi.
Liseyi Malatya Gazi Lisesi’nde okudu. Mücadeleye de bu yıllarda katıldı. Liseli Devrimci Gençlik içinde mücadele etti. Daha sonra Malatya’da devrimci basın emekçisi olarak çalıştı. İstanbul’da Kurtuluş merkez bürosunda çalıştı. Nurtepe gecekondu halkının mücadelesinde, örgütlenmesinde yeraldı. Defalarca da gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi, Malatya’da ve İstanbul’da tutsaklıklar yaşadı. En son oligarşinin mahkemeleri tarafından keyfi bir şekilde hapis cezasına çarptırılarak, aranır duruma düştü. Bu aşamadan sonra devrimci mücadelesini illegal örgütlülük içinde sürdürdü.
Orta, lise okul yılları dahil, hep bir emekçi olarak yaşadı. Tarlada, tütünde, kayısıda, lokantalarda, mağazalarda çalıştı. İllegal yaşamın zorluklarına, yoksunluklarına da o emekçi sabrıyla göğüs gerdi. Bir tek gün o yaşamdan şikayet etmedi; tersine üzerine düşen görevleri coşkuyla, kararlılıkla üstlendi. Asıl görevini ise 19 Aralık 2000’deki katliamın ardından üstlendi. O dönemin Şengül için, Şengüller için anlamı şuydu:
“19 Aralık sonrası… bağlılık, yoldaş sevgisi, şehitlere duyulan özlem, hasret, acı, sevinç, umut, inanç, kin, insan sevgisi vb. bütün duygular bu dönemde gerçek anlamını buldu sanki. 19 Aralık sonrası benim için her şey hesap sormak oldu. Hesaplaşmalarımı tamamladığımı düşünerek hep bugünü bekledim. Şu anda ülkemiz ve dünyanın geleceği açısından üstlendiğimiz rolü bu rolün ağırlığını ve büyüklüğünü çok daha iyi anladığımı sanıyorum.”
Çok iyi anlamıştı. Bu nedenle tereddütsüz feda savaşçısı olmak istedi.
Bir gün, bir saniye bile tereddüte düşmeden “o anı” bekledi.
O an geldiğinde, aynı tereddütsüzlükle yürüdü düşmanın üstüne.
Yoluna bir engel çıktı, hedefine ulaşmasını engelledi, ama o görevini yerine getirdi. Onun nezdinde, herkes, tüm dünya, Şengüllerin hedefe varma kararlılığını bir kez daha gördü.
(Yukarıdaki özgeçmiş bilgileri, DHKC Basın Bürosu’nun 20 Mayıs 2003 tarihli, 302 No’lu açıklamasından alınmıştır.)
Şengül Akkurt’un Son Açıklaması
(Feda savaşçısı Şengül Akkurt’un, son sözünü eylemiyle söylemeden önce bıraktığı mesajdır.)
Ülkemizde iktidara gelen bütün siyasi partiler temel hak ve özgürlükler, insan hakları, AB vaatleriyle iktidara gelmiştir. Ancak hangi parti, hangi hükümet iktidara gelirse gelsin ülkemizde yaşanan açlık, yoksulluk ve hak alma mücadelesine karşı devletin baskısı değişmemiştir. Açlık ve yoksulluk düzeni Amerika ve Türkiye’deki işbirlikçisi olan iktidarların düzenidir. Devletin açlık ve yoksulluk düzenini sürdürmesi için buna karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren devrimcileri susturması, yok etmesi gerekiyordu. Çünkü devrimcilerin varlığı onların açlık, yoksulluk ve sömürü düzenlerinin tehlikeye girmesi demekti. Ecevit iktidar olduğu dönemde bunu şu sözleriyle çok açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etmiştir; ‘IMF’nin bize önerdiği programı hayata geçirmemiz için önce hapishaneleri düzeltmemiz lazım’ diyerek ifade etmiştir bunu. Önlerindeki bu engeli kaldırmak için, devrimcileri hücrelerde tecrit edip, yok etmek için F Tipi Hapishaneler yapıldı. F Tipi Hapishanelerin asıl mimarı ve ilk uygulayıcısı ABD’dir. Hücreler dünyada ilk olarak ABD’de yapılmış ve tecrit politikası ilk olarak ABD’de uygulanmıştır. Hücrelerin, tecrit politikasının hayata geçirilmesinin emrini veren de yine ABD’dir.
Tutsaklar tecrite karşı 20 Ekim 2000’de Süresiz Açlık Grevine başladılar. Ve 19 Kasım’da bedenlerini ölüme yatırarak direnişi Ölüm Orucu’na dönüştürdüler. Devlet direnişe katliamla cevap verdi.
Bunun için 19 Aralık’ta 28 devrimcinin bombalarla, kurşunlarla ve diri diri yakılarak katledildiği ‘Hayata Dönüş Katliamı’ yapıldı. Katliamın yapıldığı gecenin sabahı Ecevit kameralara ‘Artık herkes devletle başa çıkılamayacağını anlamıştır’ diyordu. Yani açlık ve yoksulluk düzenine karşı olmanın, bağımsızlık ve demokrasi için mücadele etmenin bedeli katledilmekti. Ecevit açık olarak tüm muhalif güçleri, tüm halkı ‘Sizin de sonunuz bu olur’ diye tehdit ediyordu.
19 Aralık’ta yapılan operasyonda Bayrampaşa Hapishanesi’nde 6 kadınımız diri diri yakıldı. Operasyonda 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 askeri personel, 20 bini aşkın gaz bombası kullanıldı. Sadece Çanakkale Hapishanesi’nde 5 bin 48 gaz bombası kullanıldı. Ümraniye, Bayrampaşa ve Çanakkale Hapishaneleri’nde skorsky helikopterler kullanıldı.
Tutsaklar işkencelerle hücrelere kapatıldı, işkence hücrelerde devam etti.
Katliam Ölüm Orucu Direnişini kıramadı. Direniş büyüyerek devam etti ve dünyanın en büyük direnme savaşı ortaya çıktı.
Devam eden direniş süresince hükümetler, bakanlar değişti. Ancak direniş sürdü. İşbirlikçi iktidarlar, bakanlar ABD’den aldıkları güç ve destekle katliamı sürdürmeye devam ettiler. Yüzlerce devrimci tutsak yeni ekiplerle ve şehitlerle direnişe devam etti. Devrimci tutsaklar yaşamları pahasına direnme hakkını korumak için, işbirlikçi iktidarın politikalarına teslim olmadılar. Ne pahasına olursa olsun, düşüncelerinden, inançlarından ve kimliklerinden vazgeçmediler. Hücrelerde direniş devam ederken dışarıda da demokratik kitle örgütlerine, tüm muhalif güçlere karşı baskılar artarak devam etti. Devletin hücre ve tecrit politikasının sadece devrimci tutsaklara karşı olmadığı, aynı zamanda muhalif tüm güçlere karşı da bir tehdit ve gözdağı olduğu artık gözler önündeydi. İktidarın politikalarına karşı gelen herkes susturulup, tecrit edilmeli, yok edilmeliydi. Devletin hesabı buydu. Devlet ABD’nin politikalarını, emirlerini ancak böyle uygulayabilirdi. Direniş kararlılıkla sürdü. Ölümlerle sürdü. DSP, MHP, ANAP iktidarı emperyalizmden aldığı güçle katliamı sürdürdü. Tarih direnişi yazmaya devam etti. Ama katliam onların iktidardan düşmesini ve yok olmasını getirdi. Çöktüler ve yok oldular. Direniş devam etti.
Seçimler gündeme geldi ve AKP iktidar oldu. AKP iktidar olurken halkın tüm kesimlerine büyük vaatlerde bulundu. Var olan tüm sorunları çözeceklerdi. Hem de halkla birlikte çözeceklerdi. Çözemediler. Çözemedikleri gibi iktidar oldukları ilk günden itibaren emperyalizm ve işbirlikçisi oligarşinin politikalarını daha da pervasızca sürdürdüler. AKP iktidar olmadan önce içeride ve dışarıda 97 insanımız direnişimizde şehit düşmüştü. AKP iktidar olduktan sonra bu sayı 106’ya çıktı. Ama AKP sorunun çözümü için dışarıda yapılan tüm görüşmelere, gösterilere rağmen sorunu görmezden geldi. Direnişin sesini boğmak için içeride olduğu gibi dışarıda da aynı baskı politikalarını uygulamaya devam etti. AKP iktidar olmadan önce uygulanan katliam politikası AKP iktidarlığında da daha da artarak devam etti. İnsanlarımız ölmeye devam ediyordu, ülkemizin ve halkımızın geleceği için, zalime, zulme boyun eğmemek için ölüyorlardı. AKP katliam politikasıyla öldürmeye devam ediyordu.
Şimdiye kadar, ölmeyin diyenler, silahlı eylem yapmayın, demokratik mücadele edin diyenler susuyordu. Susuyor ve hiçbir şey yapmıyorlardı. İktidar öldürmeye devam ediyordu.
Sustuk… Uzun süre sustuk… Sadece yaşamlarımızı ortaya koyarak sürdürdük direnme savaşımızı… Düşmanlarımız suskunluğumuzu zayıflık, güçsüzlük olarak yorumladılar. Ahlaki ve siyasi hiçbir değeri kalmayanlar ise suskunluğumuzu, sadece yaşamlarımızı ortaya koyarak susuşumuzu anlamak istemediler. Ve bu tavırlarıyla bizi şiddete karşı şiddet uygulamaya mecbur ettiler. Nasıl ki iktidar katliamı devam ettirdiyse, insanlarımızın ölmesine göz yumduysa suskunluğumuzun da böyle süreceğini düşündüler. Şiddete karşı şiddet kullanmayı biz tercih etmedik. Bunu bugüne kadarki tavrıyla AKP iktidarı tercih etmiştir. Biz de dünyanın ve ülkemizin içinde bulunduğu durumu değerlendirerek, misilleme yapmakta ihtiyatlı olduk. İktidar anlamadı… Anlamak istemedi… Demokratik mücadele deyip susanlar anlamadı, anlamak istemedi…
İşbirlikçi AKP iktidarı halkın hiçbir sorununu çözememiş, ABD emperyalizmiyle tamamen bütünleşerek ABD’nin politikalarını uygulamakta, var olan zulmü arttırmakta, ülkemizde satılmadık bir şey bırakmamakta geri durmamıştır. ABD’nin emirleri karşısında diz çöken AKP iktidarı halka karşı katliamcı, zalim ve sömürücü olmuştur. AKP’nin iktidara gelmeden önce halkla birlikte çözeceğini vaat ettiği hiçbir politikayı çözemeyeceği, hiçbir meşruluğu olmadığı 6 ay içinde her yönüyle ortaya çıkmıştır. İşte bu nedenlerden dolayı artık misilleme hakkımızı kullanıyoruz. Şiddete şiddetle cevap vereceğiz. Bu yolu tercih eden biz değiliz. Bu yolu işbirlikçi AKP iktidarı tercih etmiştir ve sonuçlarına da katlanacaktır.
Katledilen 106 yoldaşımın hesabını sormak için
Tecritin kaldırılması için
Baskı ve zulme son verilmesi için
Yaşamımı ortaya koyarak katliamcı iktidardan hesap soracağım Yaşatmak için, Ülkem ve Halkım için canımı vereceğim
Can verirken can da alacağım.
Halkımız, biz bin yıllarla ifade edilen tarihi olan bir halkız. Birçok milliyetten ve dinden oluşmuş bir halkız. Tarihimiz zalimin zulmüne karşı ayaklanmalarla, isyanlarla, mücadeleyle yazılan onurlu bir tarihtir. Biz birlik olursak, biz kararlı olursak emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin katliam ve zulüm politikaları hiçbir zaman sonuca ulaşamaz. Biz tarih yazan, dünyada ve ülkemizde eşi benzeri görülmemiş bir direniş destanı yaratan, yaşamlarını ortaya koyarak üç yıldır direnen, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı silah elde savaşan bir halkın evlatları ve yoldaşlarıyız.
Halkımız,
Korkunun ecele faydası yoktur. Bizi korkutarak, hücrelerde tecritle yok etmek ve bu şekilde iktidarlarını sürdürmek istiyorlar. Onlara buna izin vermeyeceğimizi gösterelim. Bizi korkutarak öldürmek istiyorlar. Korkmayalım. Hakkımızı arayalım. Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı bağımsızlık ve demokrasi savaşı verelim. Ve bu savaşı kazanalım. Birlik olursak, örgütlü olursak bu savaşı kazanırız. Örgütlü halk yenilmez. Bu savaş bizim savaşımızdır. Bu savaş Türk, Kürt, Laz, Arap, Çerkez bütün milliyetlerden, bütün dinlerden olan ezilen yoksul halkın savaşıdır. Bu savaş bizim savaşımızdır. Örgütlenelim, Savaşalım, Kazanalım.
Ülkemiz ve halkımız için canım feda olsun.
Yoldaşlarım için canım feda olsun.
Ölüm nereden gelirse gelsin savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve mitralyöz sesleri ülkemizin dörtbir yanından duyulacaksa… Ölüm Hoş Geldi Sefa Geldi…
Şengül Akkurt’un Yazdığı Özgeçmişi’nden
“Bana göre hareket… Açlıktan ya da hastane kapılarında, emekli kuyruklarında kimsenin ölmemesi demek. Bana göre hareket, herkesin bebesine süt alabilmesi demek, aşevi kuyruklarının son bulması demek, çocuk emeğinin sömürülmemesi, çocukların oyun oynayıp dondurma, et, yumurta, peynir yiyebilmesi demek, kimsenin çöpten ekmek toplamaması demek, kimsenin soğuk kış gecelerinde soğuktan titrememesi, tinerci, balici çocukların olmaması demek. İşsizliğin son bulması, genç kızlarımızın pazarlanmaması demek. Her gün gazetelerden cinnet, intihar, cinayet, hırsızlık, sapkınlık dolu haberler görmemek demek. Sokağa çıktığımızda solgun, umutsuz, çaresiz, yorgun, hasta, zayıf, sapsarı anlamsız korku dolu bakışlı insanlar yerine, canlı kanlı, gözleri parlayan cıvıl cıvıl, kendinden emin, güvenli insanlar görebilmek demek. Hareket umut demek. Hareket ekmeğe, adalete, eşitliğe, özgürlüğe ve özgür vatana duyulan özlem demek. Kısacası hareket gelecek demek.”
Yoldaşları Yakınları Şengül Akkurt’u Anlatıyor
Gecekondulu Bir Aile Anlatıyor:
(Nurtepeli bir aile kendi mahallelerinde devrimcilik yapan Şengül Akkurt’u anlattı.)
“Kızım Şengül”
Şengül’ün yeri bende ayrı… O beni mücadeleye kazandırandır.
Eşim mücadele ederken ben karşı çıkardım. Eşim öldükten sonra da beni hiç arayıp sormadılar diye hep uzak dururdum. Beni mücadeleye kazandıran Şengül oldu.
Bir gün Şengül birkaç kişiyle geldi. Onu ilk gördüğümde kanım kaynadı. “Nerelisin” dedim. “Malatyalıyım” dedi. Bir süre konuştuktan sonra “Ben bir aydır mahalledeyim abla seni hiçbir eylemde görmedim” dedi. Ben de durumu anlattım. O birkaç gün sonra araştırarak gelmiş. Arkadaşlar gelmiş ama kayınlarım görüştürmemiş, hep engel olmuşlar. Sana gelip gidenleri kayınların koymamış, dedi.
“Ben isterim gerilla olayım”
Sonra bir cumartesi geldi. Kayıp ailelerinin ikinci eylemi olacaktı o gün. Bana “gider misin” dedi. Gittim. Saldırı oldu. Sürüklediler. Kısa bir gözaltına alındım. Mahalleye gidince Şengül geldi bana sarıldı. O öyle yapınca ben bunlara varım, dedim.
Bana seni gerillaya gönderelim derdi. Yok derdim, ne işim var benim gerillada, böcekleri vb. yiyemem ben. Bana anlatırdı. Öyle değil, gerillayı böyle çarpıtıyorlar. Tabii zorda kalınca belki onlar da yenebilir ama gerilla öyle değil. Ben isterim gerilla olayım. İnancım bu ama bu bana bağlı değil, dedi.
Şengül’ün Nurtepe’de bir gözaltısı oldu. Bana önce söylemek istemediler. Anneme gidip anlattım. Annem “Neden kardeşin alınmadı da o alındı onu mahvederler” dedi. Annem kendi çocuğundan daha çok seviyordu Şengül’ü.
İrfan Ağdaş için Saya Yokuşu’na gitmiştik. Orada saldırı olmuştu. Ben de çocukla gitmiştim. Polise yalan söyleyerek atlattım. Ama dönüp geldiğimizde çocuk hasta onunla gözaltına alındım diye Şengül’üm çok korkmuştu.
Dağa deseler gitmez misin diye sordular bir gün. Ben yok gitmem, dedim. Şengül keşke bana gitme şansı tanısalar, dedi. Cenazesini kastederek bana “Bir gün Malatya’ya mecburi gideceksin” dedi. Ama bu olaydan geç haberim oldu. Gece oğlum “Anne Şengül abla, bomba, patladı” deyip durdu. Ben de komşu Şengül’e baktım, bir şey yok, dedim. Sonra gazetede gördüm haberi…
Şengül tutuklanınca annem çok etkilenmişti. Aslında Ümraniye’de Şengül’den önce de girmiş akraba çocukları da vardı. Onlara hiç gitmemişti ama Şengül tutuklanınca “Bir kere karakızımı göreydim” diyordu. “Bu kız sizden iyi, saygılı, o kız çok ciddi” diyordu.
Annem cezaevine Şengül için gitti. Şengül’ü camın arkasında görünce “Gel kucağıma alayım, sarayım, elini tutayım” dedi. “Daha yakına getirmiyorlar” dedi Şengül. Tabii annem gardiyanlara kızdı “Hırsızlık mı etmiş” diyor, gardiyanlar için de bunlar tam katil, diyordu.
Yine bir gün Kurtuluş Gazetesi’nin basılacağını öğrendik. Şengül de o gün Kurtuluş’taydı. Mahalleli olarak toplanıp Kurtuluş’un önüne gideceğiz. Çocuğum hasta, sarası var. Çocuğu anneme bırakıp gideyim diye düşünüyorum. Anneme gittim. Şengül’ün olduğu gazeteyi basacaklarmış, ben oraya gideceğim çocuk sende kalsın dedim. Bana ne çocuktan, onlar evde kalsınlar, ben de gideceğim dedi.
Şengül’ü pazarda söylediler. Hemen bir gazete aldım. Görünce yıkıldım. Anneme götürdüm gazeteyi. Annem niye gazeteyle geldin, dedi. Annem cenazesine beraber gideceğiz, dedi. Kaldırıldığını öğrendik. Ertesi gün onun için helva yaptı.
Bir gün mutlaka gideceğim Malatya’ya mezarını ziyarete. O bana bir gün Malatya’ya mecburi geleceksin, demişti.
(Bu anlatım Ekmek ve Adalet dergisinin 30 Haziran 2003 tarihli 66. Sayısında yayınlanmıştır.)
Şengül Akkurt’un anısına… Feda Şarkısı
Uzaktan, hatta seslerini duyacak kadar yakından da görenler hiçbir olağanüstülük farkedemezdi. Genç bir kadın yüzünde geniş bir gülümsemeyle kapıdan çıktı. Geride kalan:
Hoş çakal görüşürüz, diyerek öpüp, hızlı adımlarla sokakta yürümeye başladı. Geride kalan, çok kısa bir an baktı gidenin arkasından, gözleri doluydu.
Temiz bir bahar sabahında Ankara’nın bir kenar mahallesindeki bu basit vedalaşma ne büyük bir sarsıntının habercisiydi oysa.
Genç kadın rahat ve emin adımlıyordu yolunu. Ah bu yollar… Bu çamurlu, bu delik deşik yollar. Bu yolları her gün yorgun adımlarla yürüyen yoksullar. Havalı bir delikanlı, upuzun pardösüsüyle yaşlı bir kadın, onun elinden tutmuş hiçbirine cevap olamamasına rağmen gözlerini kocaman açarak ardı ardına sorular soran şu çocuk, elinde bir paket sigara ve para üstüyle koşan üstü başı yağ içindeki şu çırak…
‘Ömrümü verdim size’ diye düşündü, mutlulukla. En fazla 25 yaşında, kara gözlü, buğday tenli, siyah saçlı ve küçücük elleri vardı. Fazla dikkat çekmeyen kıyafeti, bir omzunda çantasıyla sıradan biri gibi adımlıyordu yolunu. Adımlarında her şeyi düşünmüş, anlamış olmanın rahatlığı. Yürüyordu hedefine. Dikkatini çevresine, yoluna vermesi gerektiğini bildiği halde bazen uzaklara gidiyordu düşünceleri. Yarı karanlık, çift cam ve parmaklığın arkasından karşısındakinin yüzünü zor gördüğü ziyaret kabini. Kimi şen, kimi hüzünlü sesler, kırık dökük cümleler, yaşlı analar, babalar ve ürkmüş çocuklar… Her çeşit insan ve hapishanenin o kendine has atmosferi sarmış çevresini.
O ise, tüm dikkatini karşıdaki sese vermişti. “Ben tek başına ne yapabilirim” demişti. Ve şimdi cevaben söylenenleri yutarcasına dinliyordu. Daha o anda, yeni ilişkiler, ilk elden yapılması gerekenler şekillenivermişti kafasında.
Bir saat sonra Malatya il merkezine giden dolmuşta dalgın gözlerle dışarıyı seyrederken mutlu olduğunu hatırlıyordu. Bulunduğu alanın yükünü omuzlamaya hazırdı. Dolmuşun ani freniyle dağıldı düşünceleri… Malatya’da değil Ankara’daydı. Ve “tek başıma ne yapabilirim” diyen küçük kız çoktan yitip gitmişti. Dolmuşa yeni yoksullar bindi. Bu arada minibüsün teybinden “İstanbul sokakları” adlı şarkı çalmaya başladı. Bunu da “giderayak” bir hediye sayıp gülümsedi. İstanbul’daydı… Emekçi semtlerinin sokakları arşınlamış, kavgada adım adım ustalaşmıştı. Yeni insanlar, yeni bir alan, öğrenilecek yeni şeyler… hem heyecan hem de korku vardı. Evet, önceleri korku vardı ama, büyük ailesinin sıcaklığı bir anda sarıp sarmalamış, çok kısa sürede yine rahat, kararlı haline dönmüştü. Sonra gözaltılar, düşmana verilen şaşmaz direnme cevabı ve mapusluk…
Gözlerinin önünde bir bir can yoldaşları geçti. Gülümseyen, öğreten, üreten yüzler. Ümüş, Gülay, Veli Dayı, İbili… Sonra katliam ve direniş, an an tüketilen açlık yolu… O günkü öfkesi, sevgisi capcanlıydı yüreğinde. Titredi. “Hesap soracağım!” demişti. Ve şimdi o an yaklaşıyordu. Gülümsedi.
“Ömrümü verdim size…” Yanında oturan 40 yaşlarında bir kadın hafifçe dönüp “bir şey mi dedin kızım?” diye sordu. Sesli düşündüğünü fark etti. “Yok abla” demekle yetindi.
Küçük, sıska bir kızdı şimdi de, köyündeydi. Düşüp anlını kanatmış, ama ağlamıyordu. Ablası yarasını yıkarken yine aynı şeyleri söylüyordu. “Yok abla bir şeyim..” İnatçıydı! İnatçı çocuğun düşleri şimdi uçsuz bucaksız tarlaların, meyve bahçelerinin, ırmakların, dumanlı dorukların üstünde süzülüyordu.
Son bir kez daha kucaklıyordu yurdunu.
Ömrümü verdim size.
Bu topraklar için, gelecek için, hesap sormak için tüm benliğinden, her bir hücresinden ezgilenen bir şarkı vardı kafasının içinde şimdi. Dilinden ha döküldü ha dökülecek. “Kargalar bile güler” dediği sesiyle avaz avaz bağırarak söyleyecekti neredeyse. Bu şarkı tüm direnenlerin, tüm yoksul halkların çok iyi bildiği, yüzyılların içinden akan kavga ırmağının coşkun şarkısıydı.
Fedanın şarkısıydı.
Dolmuştan indi. Son hazırlıklarını yapmalıydı. Sitelerinde, fabrikalarında, yoksul semtlerinde ezilmişliğin; büyük binalarında, kurmaylıklarında işbirlikçiliğin, rezilliğin hüküm sürdüğü zulmün başkentiydi burası. Sürekli akan trafik, anonslar, koşturmaca… Hepsinin içinde O, usul usul derinlerde bir yerde atan nabzı duyuyordu. Adımlarını onun ritmine ayarladı. Hızlandı… Dakikalar geçti… Ve kulakları sağır eden bir patlama…
Ankara soluğunu tuttu. Nabız durdu. Geriye patlamanın yankısı, yıkılan duvar ve dökülen camların gürültüsü kaldı. Ankara’nın ortasında “feda” diyen bir gümbürtü yurdumuzun yürek atışlarına karışırken, TV’lerden isimler, yüzler geçiyordu. “Canlı bomba” diyorlardı karanlıkta sönen fısıltılar gibi.
Bir tek feda savaşçısının gülen gözleri vardı şimdi. Adı Şengül Akkurt’tu…
(Bu yazı, Ekmek ve Adalet’in 15 Mayıs 2005 tarihli 158. Sayısında yayınlanmıştır.)
Hatırladım Seni Şengül
Yemin ederim ki hatırladım seni. Üzerlerinden “bir korku bulutu” geçirdiğin halkın düşmanlarının, hafızamı temelli yok edemediklerini bir kez daha sen gösterdin. Hafızamda o kadar derin bir yoldaşlık izi bırakmışsın ki, hatırladım seni. Aynı duyguları, ortak anılarınızın olduğu diğer gazilerimizin de yaşadığından adım gibi eminim Şengül.
Önce ismin, hafızamı adeta didik didik ettirerek “mutlaka tanıyor olmalıyım” dedirtti. Bir gün sonra gözlerim resmini aradı. Buldum ve dakikalarca rengini saçlarından alan, simsiyah üzüm gözlerine baktım. Heyecan, öfke, coşku, gurur, hüzün, yüksek bir saygı ve bize özgü ne kadar duygu varsa, niye saklayayım ki, tutamayarak kendimi gözyaşıyla birlikte seni hatırlayarak yaşadım.
‘99 yılı mıydı? Seninle birlikte devrimci bir faaliyeti yerine getirirken, o senin kinle yüzlerine haykırdığın “Manukyan’ın çocukları” tarafından önümüz kesilmişti. “Kimlik” dediler. İkimiz “önce siz gösterin” dedik. İtiş-kakış. Sonra göstermek zorunda kaldılar. (Orası Taksim ya da bir mahalle olmalı.) Gözaltına almak istediler. Bu arada sen etrafımıza toplanan halka, işkencecileri teşhir eden haykırışınla onların gerçek niyetini ortaya çıkarınca sopa ve tüfek dipçikleriyle saldırıya geçtiler. Karşılık verdik ve birkaç tanesini yaraladık. Bu durum araçta ve karakolun merdivenlerinde devam etti. Sonra ayrı ayrı odalara almak istediler ama o esnada onların elinden nasıl kurtuldun bilmiyorum ama “bırakın arkadaşımı Manukyan’ın çocukları” diyerek beni korumak için bana işkence yapanlara saldırarak vurmuştun. Bu davranışın kıymet biçilir cinsten değildi Şengül. Karakoldaki bu durum kaç saat sürdü bilmiyorum ama bizi, bir an önce bırakmak istemelerine rağmen senin, “el koyduğunuz yayınlarımızı geri almadan gitmeyeceğiz” yönündeki ısrarın onları, gözaltına aldıklarına alacaklarına bin pişman etmişti. Evet yayınlarımızı söke söke geri almıştık ve düşmana meşruluğumuzu dayatarak kazanmanın mutluluğunu yara bere içinde olmamıza rağmen nasıl da yaşamıştık karakoldan çıkarken.
Bu anımı kısmen olsa da hatırlayabiliyordum. Resmini görünce ayrıntılarıyla çıkardım. İnan Şengül bunları sana yazarken o anları aynı heyecan ve mutlulukla yaşıyorum. Ali Rıza Demir’imizin elleri ellerimde şehitliğe koşuşundan bir-iki gün evvel söylediği sözler (“sizin hafızanızdan çalınan hücrelerin yerini benden eksilenler doldursun”), nasıl ki biz gazilerin ilacı olmuşsa, senin de hücrelere ayrılan bedenin tekrar tekrar yeniden başta bizlerin, onların, yüzlerin ve and olsun ki binlerin bedeninde, beyninde toplanacak.
Seni anlatıyorum Şengül… Gözlerini. Gözlerindeki pekliği. Ciddiyetini, sebatını, tevazunu, o sadeliğini ama ille de üzüm karalığındaki gözlerinin içinden menevişlenerek ışıldayan ak ipiltileri… Bilmem bağlılığını, erdemini, yüksek ahlakını ve militanlığını anlatmaya yeter miyim, haddime sığar mı? Bunu, tahribi en yüksek sesinle sen anlattın. Devrimcisiz bir Türkiye yaratmak isteyen düşmana bir kez de sen ders verdin. Dünya tersine dönse de, dünyada en olmaz denen şeyler olsa da, fedaileşen bir halk hareketi olmamızın engellenemeyeceğini bir de sen kanıtladın Şengül. Tarif edilemez güzellikteki kalbini, avuçlarının içinde gülümseyerek, halkımıza ve vatanımıza armağan ederken, kahraman tarihimize muhteşem bir serinlik verdin. Şimdi sen, çok derinlerden kıvrım kıvrım gelen ve denizin yüzeyinde yerini ak köpük olarak alan nadide bir saflıksın. Sen, timsah sırtında nehri geçmeye çalışanlara da yol gösterensin. Sen bir aydınlatma fişeğisin.
Canımız Şengül, senin çocukların, “oyun oynayıp, dondurma, et, yumurta, peynir yiyebilecek”. Filizimiz Şengül, senin halkın, “çöpten ekmek toplamayacak, aşevi kuyrukları son bulacak, solgun, umutsuz, çaresiz, yorgun, hasta, zayıf, sapsarı anlamsız korku dolu bakışlı insanlar yerine, canlı kanlı, gözleri parlayan cıvıl cıvıl, kendinden emin, güvenli insanlar” olacak. Yoldaşımız Şengül, senin vatanın, “ekmeğe, adalete, eşitliğe, özgürlüğe ve özgür vatana duyulan özlem”in yerine getirildiği bir ülke olacak. BUNA SANA İNANDIĞIMIZ GİBİ İNANIYORUZ.
Artık sen, Fidanlarımızdan, İbililere, Zeyneplerimizden, Cananlara, Uğurlara, Gültekinlere, Semralara, Eyüplerden, Fıratlara, Gülnihallara 107’inci KIZIL SANCAK’sın. Şimdi sen, O ŞEHİTLER DAĞI’ nın en yükseğinde “NAZLI NAZLI DALGALANAN BAYRAĞIMIZ”sın. Halkımızın militan gelini Şengülümüz, bayrağı şimdi elinden öperek devralmaya hazır, yarışan yüzlerce yoldaşın “o dağa” sabırla zaferi muştulamak için tırmanıyor. Vakur bir edayla seyret bizi.
Seni hatırladım kahraman yoldaşım. “Ayrılıklar dar vakitlere sığmaz” Şengül. Bağlılığımla, fedayı doruğuna çıkardığın kutsal ellerinden öpüyor, kahramanlığın önünde saygıyla eğiliyorum.
(Yukarıdaki anlatım, Ekmek ve Adalet Dergisinin 22 Haziran 2003 tarihli 65. Sayısında yayınlanmıştır.)
