Şehit Düştüğü Tarih: 25 Mayıs 2005
Şehit Düştüğü Yer: Tekirdağ
Doğduğu Tarih: 1 Ağustos 1977
Doğduğu Yer: Trabzon, Of ilçesi, Hovaza (Karşıyaka) Köyü Mezar Yeri: Karşıyaka köyü, Of
F Tipi hapishanelere karşı gerçekleştirilen Büyük Direniş’te, Ölüm orucuna başladıktan kısa bir süre sonra, açlığının 15. gününde Tekirdağ F Tipi hapishanesinde bedenini tutuşturarak şehit düştü.
Faruk Kadıoğlu, 1977 Ağustos’unda Trabzon Of ilçesi, Hovaza (Karşıyaka) Köyü’nde, kendi deyişiyle, “halkların kardeşlik içinde yaşadığı yöresinde, Laz ve Rum milliyetinden yoksul bir ailenin çocuğu olarak” dünyaya geldi. Yedi kardeşin en küçüğüydü.
Yoksul bir çay üreticisiydiler, babası aynı zamanda imamlık yapıyordu. Faruk da 16 yaşına kadar kaldığı köyde, hem çayda çalıştı, hem babası ile hafızlık, müezzinlik yaptı. “Ayakkabıyı ancak ortaokula giderken giyebilmiştim.” diye anlattığı yoksulluğa öfkeliydi, öfkesi, İstanbul Bakırköy Lisesi”nde okurken yatağına kavuştu. Liseli devrimci gençliğin örgütlenmesi içinde yer aldı. Öğrendi öğretti, hızla gelişti. Önce Bağcılar’da liseli gençliğin komitesinde yeraldı, ardından liseli gençlik Topkapı bölgesi sorumlusu oldu.
1995’te tutsak düştü. İşkenceler ve tutsaklık süreci, devrimciliğini büyüttüğü bir süreç oldu. Direnişlerde yeraldı, ihaneti ve kahramanlığı tanıdı. 1997’de tahliye oldu ve aynı alanda görevlendirildi.
19 Aralık 2000 günü, 20 hapishanede, tutsaklar kurşunlanıp diri diri yakılırken, o duvarların dışındaydı. Öfkesi volkan oldu. Kavgasına daha büyük bir kararlılık ve inançla sarıldı. 2001’in Ağustos’unda tutsak düştü. Artık o da F Tipi hapishanelerin hücrelerinden birindeydi.
Faruk Kadıoğlu, 4 yıldır Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’ndeydi. Daha hücreye adım attığı andan itibaren tecrite karşı direndi. Direnişin en ön mevzilerinde yeralmak için her daim gönüllüydü. 12. Ölüm Orucu Ekibinde alnına kızıl bandını kuşandı. Söz vermişti direnişe başlarken; şöyle demişti: “Sözümüz söz yoldaşlar… Sözümün eri olacağım. Şerefimle yemin ediyorum ki, BAŞARACAĞIM… Şerefli yaşayıp, şerefli öleceğim. Şerefsizce bir yaşamın dayatıldığı günümüz dünyasında şerefli olmak en erdemli davranışların başında geliyor.”
Faruk’un Son Mektuplarından:
Halkım İçin Vatanım İçin Canım Feda Olsun
Ben Faruk Kadıoğlu.
9 Mayıs 2005 tarihinde Fidan Kalşen 12. Ölüm Orucu Ekibi’nde bir direnişçi olarak ölüm orucuna başladım.
Karadenizli’yim. Karadeniz’in Trabzon ili, Of ilçesine bağlı Hovaza köyündenim. Laz-Rum milliyeti karışımıyım. Hem Lazlık hem Rumluk var yani. 28 yaşındayım…Yedi kardeşin en küçüğüyüm. Annem-babam hayattalar.
Çocukluğum, 16 yaşıma kadar köyde geçti. Bu yıllar aynı zamanda yoksulluğu da derinden yaşayarak gördüm. Ayakkabıyı ancak ortaokula gittiğimde giyebildim.
Çaycılıkla geçiniyorduk. Çay üretiminde çifte sömürüyle karşı karşıyaydık. Hem satarken, hem de 1 yıl sonra parasını alırken emeğimiz çalınıyordu. Bunun getirdiği, düzene olan bir tepki vardı. Ki, bugün bile hala çayda, tütünde, fındıkta sömürü katmerli biçimde sürdürülüyor.
Bunun yanında çay toplamanın hem emek yanı hem de sağlıksal yanı var. Saatlerce makas sallayıp, sonra topladığın çayları torbalara doldurur ve bayır yukarı taşırdık. 3040 kiloluk torbalarla saatler süren bir yolculuk yapardık…Çay toplama esnasında mutlaka su geçirmeyen giysiler giymek zorundaydık. İklim ılıman olduğu için her mevsim yağış alıyor. Ve çaylıklar yağmuru en çok alan bölgelerdir. Üstte su, yağmur gözükmese bile dip taraf hep sulu, nemli olurdu.
Çaylıklara ayağımızda su geçirmez çizmelerle giderdik mecburen. Çünkü ayağının su alması hastalıkların başlangıcı demektir. Özellikle romatizma rahatsızlıklarının bölgemizde çokça yer almasının nedeni budur. Bunun yanında bel ağrıları da yine çokça şikayet edilen rahatsızlıklar arasındadır.
Demek istediğim şu ki; yoksulluğu derinden yaşadık. Yörede tutunamayan birçok insan bu nedenlerle farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştır.
On yıl önce tüm bu nedenlerinde etkisiyle mücadeleye başladım. Bugün bir özgür tutsak olarak hapishanede bulunmaktayım. Ve şimdi de bedenimi açlığa ve ölüme yatırdım. Neden mi?
En başta üzerimizdeki tecritin kaldırılmasını, düşüncelerimizle birlikte yaşamayı istiyorum.
Birebir, kendimin de bizzat yaşamış olduğum yoksulluğun ortadan kaldırılmasını, çayda, tütünde, fındıkta yaşanan çifte sömürünün son bulmasını, halkımıza yönelik her türlü baskı ve zorun durdurulmasını, halka karşı suç işleyenlerin cezalandırılmasını, işbirlikçilerin yargılanmasını istiyorum.
19 Aralık’ta katledilen 28 yoldaşımın katillerinden hesap sorulmasını, 5 yıldır süren ölüm orucu direnişimizde hayatını kaybeden 118 canımızın yaşamını yitirmesinden sorumlu olanların yargılanmasını ve cezalandırılmalarını istiyorum.
Halkımız için daha yaşanılası bir ülke istiyorum… Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük istiyorum.
İşte tüm bunları istediğim için bugün bedenimi açlığa ve ölüme yatırmış durumdayım.
Ve inanıyorum yoldaşlarıma, halkıma, umudun adı, partime güveniyorum ki tüm bunlar gerçekleşecek. Bunun huzuru ve güveni ile doluyum.
Halkım için, vatanım için canım feda olsun.
Biliyorum ki; halk için canını verenler sonsuza kadar halkın kalbinde yaşarlar.
Ben de bu onuru yaşayacağımdan mutluyum.
Vatanımı ve halkımı çok seviyorum. Anadolumuza hayranım. Yaşamı ise ölesiye seviyorum.
Hoşçakalın!
Sevgilerimle Faruk Kadıoğlu
Faruk Kadıoğlu’nun Bant Takma Töreni Konuşması:
“Denizden geldim ben/ Yakomozlar arasından Karadeniz’den geldim ben/ Dağların doruklarından Fındık ve çay bahçelerinden geldim ben/ Hamsi avlamaktan, tütün kırmaktan geldim/ Bir elimde ondörtlü/ Bir elimde kemençe/ Kaçkarların doruklarında gezerim/ Karadeniz’den çıkıp/ Halkımın deryasına dolarım./ Sudaki balık gibi/ Halkımın içinde yaşarım/ Ben denizin/ ben halkımın/ öncüsüyüm.
Yoldaşlar,
Günler günleri kovaladı ve geldik bugüne…
Bugün 9 Mayıs… Bugün fidemizi toprağa saplıyoruz. Günü geldiğinde Fidan olup çatlatacağız toprağı sonra filize duracağız. Yeni yeni tomurcuklar ekip toprağa çoğalacağız fidan, fidan…
Süreci biliyorsunuz, biliyoruz… Çok söze gerek olmadığı zaman en önemli görevimiz. Unutmayalım ki bizler; “UMUDU YAŞATANLAR”ız… Umudu yaşatmak; her şeyden önce politikalarımızı kavramaktan, partimizin ihtiyaçlarına cevap vermekten, ve tabiki kahraman şehitlerimizi yüreğimizden hissetmekte mümkün.
Yoldaşlar, süreç Fidan gibi olmayı gerektiriyor. Bizler; Fidan’ımızın yoldaşları olana O’nun adıyla yol alıp O’nun gibi düşmana vuracak ve buluşacağız güneşin sofrasında. Fidan’ımız yine halay başımız olacak. Kolkola girip son BÜYÜK halayımızı çekeceğiz.
Bugün yola çıkıyoruz. Yolculuğumuz ne uzun, ne kısa olacak!..
Olması gerektiği gibi en uygun an ve zamanda hedefe varacağız, vuracağız… Fidan’ımız tez canlıydı, fazla bekletmeye gelmez; bekletmeyeceğiz…
Sözümüz söz yoldaşlar…
Sözümün eri olacağım. Şerefimle yemin ediyorum ki BAŞARACAĞIM… Göbek adımdır şeref! Bu yanıyla şerefli yaşayıp, şerefli öleceğim. Şerefsizce bir yaşamın dayatıldığı günümüz dünyasında şerefli olmak en erdemli davranışların başında geliyor. Halkımızın bir kuru ekmeğe dahi muhtaç edildiği günümüz dünyasında, şerefsizler har vurup harman savuruyor. Ama halkımız şerefli olma onurundan da taviz vermiyor yine de önemli olan da bu…
Dolayısıyla ben de şerefimle yaşamıma son noktayı koyacağım. Karadeniz’in Reis’i Selami KURNAZ’ın ardından o topraklara şehit olarak gitmek en büyük onurdur benim için. Ki öyle de olacak. Reis’imizle o çam ağacının altında buluşacağız. Gittiğimde önce hepimiz için başucunda saygı nöbeti tutup alnından öpeceğim. Ve tüm özlemlerimizi dindirmiş olmanın sevinciyle soluksuzca bir sohbete başlayacağız. Bilirsiniz bizler konuşmayı şehvetle seven insanlarız.
Can yoldaşlarım, hepinizi çok seviyorum. Partimi, önderimi çok seviyorum. Kahraman şehitlerimizin yanına gideceğim için ç ok mutluyum-onurluyum.
Şimdi Fidan’ımız halay başında…
Bugün halayımız ilk adımını atıyor. Önde Fidan’ımız ardında Fidan’ın fedaileri; BİZLER Fidan’ımıza layık olacağım yoldaşlar…
Yaşasın Önderimiz Dursun Karataş
Yaşasın Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi
Faruk Kadıoğlu’nun Feda Eyleminden Önce Yazdığı Dilekçe:
Faruk Kadıoğlu, bedenini ateşe vermeden önce, Tekirdağ F Tipi idaresi aracılığıyla Adalet Bakanlığı’na, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na ve savcılığa bir dilekçe yazıp bıraktı. İşte tarihe alevlerin arasında kaydedilen dilekçe:
Ben Faruk Kadıoğlu, Fidan Kalşen 12. ölüm orucu ekibinin bir direnişçisi olarak 9 Mayıs 2005 tarihinde ölüm orucuna başladım. Ölüm orucuna başlama nedenlerimi dilekçemde de ayrıca belirtmiştim. Tekrar etmeyeceğim.
5 yıldır zulme ve tecrit işkencesine karşı büyük bir direniş gerçekleştiriyoruz. Bugüne kadar 11 ölüm orucu ekibi yola çıktı. 118 kahraman yoldaşımızı bu uğurda şehit verdik, yüzlercemiz sakat kaldı. Aradan geçen 5 yılın her saniyesinde zulümle, sansürle, baskıyla ve eşkıyalık yöntemlerinin her türlüsüyle karşılaştık. Kimyasal gazlarla yakıldık, kurşunlandık. İşkencelere uğradık. Ama kararlılığımızdan bir an olsun geri durmadık.
Şimdi 118 ölüm, yüzlerce sakat ve zulüm politikasının üzerine faşist TCK-CİK yasaları ile tecrit işkencesi yasal hale getirilecek.
Elbette Nazi kafasıyla hazırlanan ve her maddesi direnişimizin kırılması, direnme hakkımızın yok edilmesini amaçlayan bu yasalar bizleri şaşırtmıyor.
Çünkü adını aldığımız Fidan Kalşen yoldaşımızın dediği gibi; siz düşmansınız. Sizler ne bu vatanı sevebilecek yüreğe ne de halkımızı sevebilecek saflığa sahipsiniz.
Siz Nazilerin soyundan gelen ve yeryüzünün tek gerçek teröristi ABD’nin işbirlikçi iktidarının kuklası, insanlığın yüzkarasısınız.
Başta ülkemiz olmak üzere, Irak’da, Filistin’de, Afganistan’da dökülen her damla kanın sorumlusu olarak tarihte hak ettiğiniz yeri aldınız. Şimdi benim feda eylemimle bir kez daha tarihe adınıza yakışır bir şekilde geçeceksiniz.
Bu eylemi bu kadar “erken” gerçekleştirmemin nedeni; Faşist CİK yasanızı gözden geçirmeniz, tecrit işkencesinin kaldırılması için uyarı amaçlıdır.
118 rakamına bir kişi daha eklenir diye hesap da yapabilirsiniz. Ancak geride tecritin kaldırılması için ölüme gönüllü yüzlerce insanın olduğunu, 5 yıldır aynı kararlılık ve inançla yoluna devam eden bir iradenin olduğunu unutmayın.
Bugüne kadar çokça ifade ettik. Bizler ölme meraklısı değiliz. Aksine yaşamayı çok seviyoruz. Ancak, yaşatmak için zulmün karşısında ölüm kaçınılmazsa, bunu da seve seve yerine getirmekten kaçmayız, kaçmıyoruz.
Bu uğurda ben de ‘ölüm sefa gelsin, hoş gelsin’ diyorum.
Ölüm orucuna başladıktan sonra faşist Tekirdağ F tipi idaresi ve onun disiplin kurulunun her bir üyesi, gelen giden mektuplarıma imha kararı verdi. Aileme gönderdiğim zarfın içinden kimi şeyleri çalarak nasıl bir ahlakın temsilcisi olduğunu gösterdi. Bunlar da yetmedi 1 ay mektup cezası verdi.
Yoldaşlarımdan, arkadaşlarımdan, dostlarımdan, ailemden gelen mektupları engelleyerek onların sevgisinden, onur ve gururundan mahrum kalacağımı, moralimin bozulacağını sandılar.
Ama yanıldılar. Aksine her uygulama kararlılığımı daha da perçinledi. Sevgimi daha da büyüttü.
Feda eylemim aynı zamanda bu acizliklere, kafatasçılara da verilen bir cevaptır. Tekirdağ 1 nolu hapishanesinin şu anki müdürlerin den faşist Mustafa Dolunay, Yusuf Kafadar ve Disiplin Kurulu üyeleri, faşist karaları onaylayan Tekirdağ savcıları, hakimleri ve bu politikadan birinci dereceden sorumlu olanlar; huzurla kına yakabilirler.
Ama bilsinler ki, hiçbir şey unutulmaz. Ergeç hesabı sorulur. Hiç kimse “biz emir kuluyuz” diye kendini kurtaramaz. Nazi subayları insanları yakarken, derilerini yüzerken de aynı şeyi diyorlardı. Ama bu onların suçsuz olduğunu kanıtlamıyordu.
Fazla söze gerek yok bugün kendi irademle feda eylemi yapıyorum. Tecriti kaldırın, ölümleri durdurun! Faşist yasaları geri çekin!
Bunları yapmadığınız sürece feda feda deyip beyninizde patlamaya devam edeceğiz.
Direnme hakkımızı savunmaya devam edeceğiz.
Tecrit işkencedir.
Sorumlusu devlettir. Emperyalistlerdir. ABD’dir, AB’dir. Hesabını soracağız. Bugün ben ölüm orucu eyleminde hesabını soruyorum. Yarın diğer yoldaşlarım hesap sormaya devam edecek. Biz, devrimciyiz. Siyasi kimliğimizi, düşüncelerimizi, direnme hakkımızı yok edemezsiniz.
Ben de kendi özgür irademle feda eylemi yapıyorum. Cezalarınızı da yasalarınızı da başınıza çalıyorum.
Ölümlerden, tecriti uygulayanlar, yani sizler sorumlusunuz ve bunun hesabını vereceksiniz.
Yaşasın ölüm orucu direnişimiz!
Yaşasın feda eylemimiz! 25 Mayıs 2005
Faruk Kadıoğlu
Yoldaşları Yakınları Faruk Kadıoğlu’nu Anlatıyor
Faruk Kadıoğlu’nun son anlarını yoldaşları anlatıyor:
Son mesajlarını da yazdıktan sonra kalemi bıraktı masanın üzerine. Heyecanlıydı. Ama bir o kadar da sakin… Bant takma törenindeki duygularını sorduklarında da böyle anlatmıştı. Ayağından başlayıp tırnaklarının ucuna kadar her hücresini saran bir heyecanla sesi titremişti o gün. “Sözümüz söz yoldaşlar…” diyebildikten sonra eklemişti: “Sözümün eri olacağım. Şerefimle yemin ediyorum ki, başaracağım… Şerefli yaşayıp, şerefli öleceğim. Şerefsizce bir yaşamın dayatıldığı günümüz dünyasında şerefli olmak en erdemli davranışların başında geliyor”.
O an’ın coşkusundan hiç sıyrılmadı günlerce, o gün sıktığı sol yumruğunu hiç gevşetmedi. Şakağında atan kan, parmaklarının ucuna yürüyordu onyedi gündür, ha boşaldı boşalacaktı.
Havalandırmaya çıktı, yoldaşlarına yazdığı son kısa notu ‘top’a sarıp fırlatacaktı. Etrafı gözledi, düşmanın haberi olmamalıydı. Bedeninden yükselecek alevin sıcaklığıyla uyanmalı, Feda’nın zalimin yüreğine saldığı korkuyu hissetmeliydiler tenlerinde. Yanmalıydılar, kendi zulümlerinin aleviyle. Çıldırtan bir umutsuzlukla dövünmeli, “bir gece yatağından” uyanıp, “tanrım bu ne zor bilmece” diyen celladın çaresizliğindeki gibi; “Öldürdükçe çoğalıyor adamlar, oysa ben tükenmekteyim öldürdükçe.” diye düşünmeliydiler.
Güzel konuşmanın bir “sanat” olduğu söylenir hep. Ölümleriyle konuşmak zorunda kalanların, ölümlerini de bir sanatçı inceliğinde işleyip, tarifsiz inançlarına yeni anlamlar yüklüyor olmalarında şaşılacak hiçbir şey olmamalıdır. Halkın en yiğit evlatlarının ölümlerinin sıradanlaştırılmak istendiği, insana dair bütün erdemlerin, inancı uğruna bedel ödemenin yok sayılmaya çalışıldığı bugünlerde, birileri kendi ölümlerini zalime vurulan bir darbeye, uyuyanları uyandıran bir gök gürültüsüne dönüştürmek için, canıyla birlikte yaratıcılığını da sürüyor mevziye. Bu büyük direnişte kaç kez verdiler bunun örneklerini. Kurşun yağmurları altında halaya durduklarında da, bedenlerini tutuşturup zebanilerin üzerine yürüdüklerinde de, bulundukları mekanların her karesinde düşman gözleri fır dönüyorken saklı kuytularda birden tutuşturdukları alevlerin ortasına bağdaş kurup oturduklarında da, hücre hücre erirken de… tek bir amaçları vardı. Yaşatmak.
O da öyle yapacaktı.
Dün gece bütün ayrıntıları kafasında yeniden değerlendirmiş, sıraya koymuştu. 12. ekibinin neferlerinden olduğu büyük direniş gibi sabırla, eli titremeden yerine getiriyordu şimdi.
Küçük kağıda yazılmış, “önderime, partime, halkıma selamlarımı iletin. Halkımı çok seviyorum. Görüşeceğiz. Zafer…” sözlerinin yer aldığı notu gönderdi yoldaşlarına.
Yoldaş…
Başka hangi kavram bu kadar titretir yürekleri. Başka hangi kelimeyle anlatılabilir, bu tek kelimenin anlattığı o büyük sevgi. ‘Yoldaşlar; gözüm arkada kalmayacak…’ diyerek kaç yiğit fırladı siperlerinden de ölümü kucakladı yoldaşları uğruna. Yok yok, bir ananın sahiplenmesinden de öte bir şey bu. Kan değil aralarındaki bağ, göbek bağı hiç değil. Aynı kavgaya baş koymaktan, aynı idealler için gerektiğinde ölümü kucaklayabilmekten, aynı hedefe ulaşabilmek için gösterilen sınırsız fedakarlıktan beslendi onyıllar boyu. Zafer olup kucakladı bazen birbirini, kimi zaman da sıkılı bir yumruk oldu gidenin ardından.
Daha uzun bir mektup da, “tüm yoldaşlarına!” bıraktı. Son veda gibi değildi, yapılacak işleri, örgütlenmenin gerekliliğini anlattı umut yüklü satırlarında. Birkaç saat sonra ölüme gidecek birinin satırları olduğuna kimsenin inanması mümkün değildi. Olsa olsa, bir öğretmenin son dersi, öğrencilerine son öğüdü…
Yatağın üzerine bir de dilekçe bıraktı. Son “arzuhâli” değil, suçluyu yargılayan son satırlarıydı bunlar da. Neden bedenini ölüme yatırdığını, şu son onyedi günde neler yaşadığını ve neden şimdi kendini feda ettiğini anlattı. ‘TECRİT’ dedi, benim katilim odur, başka suçlu aramayın, beklemeyin bizden boyun eğmemizi bu zulme. Ölürüz de düşüncelerimizden vazgeçmeyiz, yanarız da tecrit altındaki bir yaşamı sineye çekmeyiz…
Onlar da biliyordu, bu direnişte daha bir öğrenmişlerdi özgür tutsakların başeğmezliğini. Dört duvar arasından yükselen çığlıkları, ölümlerin haykırışını sansürün kalın duvarları arasında kaybettiklerini düşünüyorlar, kimsenin duymamasından cesaret alarak sürdürüyorlardı bu zulmü. Yasalar çıkarıyorlar, direnişçileri moralmen çökertmek için akla gelmedik yöntemlere başvuruyorlardı. 1 Haziran’da da yeni bir yasa çıkacak, direnme hakkına müdahale faşizmin yasası olarak tarihe geçecekti.
Faruk bunları düşündükçe öfkesi daha bir arttı. Ölüm orucuna başladıktan sonra yoldaşlarıyla, dışarıyla bütün ilişkilerini kesmeye çalışmışlardı. Ailesine yaptığı hediyeler ‘yok olmuş’, önceki görüşte amcasının oğlu ile görüştürülmemişti. Amcasının oğlunun izin almak için savcıya gittiğinde, odasında siyasi şube polisini gördüğünü de sonradan öğrenmişti. Hiçbir mektubunu gönderemiyordu onyedi gündür, yüzlerce tutsaktan ve dışarıdan gelen mektuplarını da alamamıştı. ‘Moral verir’ diyordu Yankilerin çocukları. Moralsiz olmalı bu mekanın insanları. Talimat büyük yerdendi. Hapishaneleri “konuk evimiz” diye anlatıp, konuklarını öldürenler böyle buyurmuştu.
Egemenlerin yüzyıl önceye dayanan, deneylerinden öğrenmişlerdi tecritin nasıl uygulanacağını. Dört duvar arasına kapatmak yetmiyor, insani ve sosyal bütün ilişkilerini yok etmek gerekiyordu tutsağın. Düşüncelerinden vazgeçirmeye zorlamanın en ince detayları geliştirildi yıllar boyu. Amerikan emperyalizmine hizmet etmiş Dr. Schein “Tutsaklar yeterince tecrit edilen bölümlere yerleştirilmeli” diyordu, ‘24 Maddelik Beyin Yıkama Programı’nda. Çünkü böylece, “duygusal ilişkiler başarılı bir şekilde koparılabilir.” buyuruyordu. Ne bilsindi ki, fiziken ayrı olsalar da devrimciler yürekleriyle o ilişkiyi dipdiri tutarlardı. “Tutsaklara gelen postanın sistemli olarak denetlenmesi ve saklanması” gerektiğini de bu deneylerden öğrenmişti oligarşinin tecrit uzmanları. Ama daha pervasızdılar 1950’li yıllara göre. Çağımız; hukukun ayaklar altına alındığı, halkların binyıllara dayanan değerlerinin ve kazanımlarının yokedilmek istendiği, muhalif olanların bombalarla yokedilip, tecritle susturulduğu, bir pervasızlık çağıydı. Bu yüzden saklamıyorlar, “imha edilmesine karar verdik. Çünkü bu mektuplar tutuklulara moral veriyor” diyorlardı.
Son olarak, tutsakların ürettiği Aile Postası isimli dergi hakkında, içinde Faruk’un röportajı var, “uyduruk cümleler geçiyor” diye imha kararı vermişlerdi. “Uyduruk cümleler”; F tiplerinde tecrit gerçeğinden başka bir şey değildi. Ölümüyle tecriti anlatanların, bir dergi sayfasındaki sözlerini sansürleyince, gerçeği gizleyeceklerini düşünecek kadar cahil ve acizdi tecritçiler.
İşte tüm bunlara cevap vaktiydi bugün. 118 yoldaşı her saldırıya nasıl cevap olmuşsa, o da direnme hakkını yok etmek isteyenlere, tecritte ısrar edenlere cevap olacaktı. Havalandırmada ağır ağır voltalamaya başladı. Bu arada koridordan “akşam yemeği”ni dağıtan el arabasının sesi duyuldu. O’nun açlığı özgürlüğeydi, yoldaşlarıyla bir arada yaşamaya; neylesindi o çağrıyı, dönüp bakmadı. Saatine göz attığında “vaktin yaklaştığını” düşündü. Yeniden girdi daracık hücresine. İnsanın hücreye sığmayacağını bir kez daha duyumsadı bütün benliğiyle. “Yıkacağız seni…” dedi, öfkeyle hücre duvarlarına bakarak. Feda eylemini nasıl gerçekleştireceğini önceden belirlemiş, gerekli malzemelerini hazırlamıştı. Malzemelerini özenle alt kata indirdi ve ‘öbeği’ hazırladı. Planı oydu ki, öbeğin ortasına oturup bedenini alevleştirmekle kalmayacak, devrimin en duyarlı “sanatçılarından” biri olduğunu gösterecekti.
Hazırladığı dövizleri, yüzü içeriye dönük şekilde alt katın duvarlarına astı. Mazgaldan görülmemeliydi şimdilik dövizler. Az sonra alevleriyle söyleyeceği sözleri işlemişti dövizlere: “Tecriti kaldırın”, “Yaşasın Feda Eylemimiz.”
Saat 18:00…
Tarihi kanlarıyla yazanların soyundandı, kanıyla yazacaktı bir kez daha bu gerçeği.Önce sol serçe parmağını ve yüzük parmağını keserek, yüreğinin orta yerinde adeta milyonluk bir ordu tarafından haykırılıyormuş gibi yankılanıp duran sloganları yazmaya çalıştı. Olmadı… Günlerdir parmaklarının ucuna yürüyen kan yetmiyor, soğuk duvarın arasında eriyip gidiyordu. İlk kez açtı yumruğunu, sol bileğini keserek akıttı kanını. Bu arada yirmi dakika geçmişti eylemine başlayalı. Kimselere farkettirmeden, düşmanını sarsacak hazırlıklarını sürdürüyordu. Kentin gecekondularından burjuva karargahlarına sessizce süzülen bir militandı bu anda.
Bileğinden iki dakika boyunca kan aktı. Acıyordu canı dayanılmaz bir şekilde. Ama dayanıyordu O. 118 yoldaşının acısından daha büyük bir acı olamazdı ki…
Damarından bir isyan fırtınasıyla boşalan kanıyla, megafon ve butonun olduğu duvara, “Halkım her şey sizin için” yazdı. Karadeniz’in fındık, tütün, çay bahçelerinde çifte sömürüye tabi tutulanlara, Çukurova’nın pamuk tarlalarında alınterine karışan sıtmaya direnen mevsimlik işçilere, gecekonduların yoksullarına, fabrikada demiri döven işçiye, faşizmin kimliksizleştirme politikalarına ısrarla direnen gençlere… seslendi. Sözünü kanıyla imzaladı. Sonra mutfak dolabının üstüne yöneldi. Burası, mazgaldan bakınca görülecek ilk yerdi. Revire çıkan yoldaşları görecekti sonra bu yazıyı. “Kanla yazılan tarih silinemez” yazdı kanıyla. Kanı suyla yıkamaya çalışacaklara da, uğraşlarının beyhude olduğu mesajı veriyordu.
Saat 18:40…
Gülümsedi… Çakmağı çaktı… Öbek tutuştu bir ucundan. Gün batmadan güneşin sofrasına oturur gibi, oturdu ateşin ortasına. Börklüceydi şimdi; Bedreddin’in karşısında bağdaş kurup, ‘yarın yanağından başka her şeyde, her yerde hep beraber demek için” kavgaya tutuşmadan önce son öğütlerini hatmediyordu. Vietkong’du şimdi; yeraltı sığınaklarında Ho Amca’nın emperyalizmi perişan eden taktiklerini dinliyordu dikkatle. Kızıl bir partizandı; faşizme karşı direnme suçunu işlediği için Auschwitz’de yakılıyordu. Halkının aydınıydı şimdi; Madımak’da küllerini göğe savuruyordu. Stalingrad siperlerinde yoldaşlar arasında kurşun sıkıyordu faşizme. Sabo’ydu; Nisan şafağını sosyalizmin kızıl bayrağıyla selamlıyordu tarakalar eşliğinde. Ve özgürlüktü tepeden tırnağa; alevlere karışıp firari bir isyana dönüşmeye hazırlanıyordu… Ateş ateş iken yakmaya kıyamıyordu. Tutup alevlerin elinden, koynuna doldurdu Faruk. Yüreğinde yanan kavga ateşinin koruyla bütünleştikçe daha bir yükseldi göğe alevler. Ses telleri tutuşana kadar “Bize ölüm yok!” marşını söyledi. Hiç olur muydu, böyle bir ölüme, ölüm! Yaşatmak için ölenler, yoldaşlarının bilincinde, halkın yüreğinde hep yaşamaz mıydı zaten…
Karadeniz’de hamsi avına çıkan takalar gibi bir o yana bir bu yana dalgalandı hafifçe ateşin ortasında. Hamsi avına çıkmadan önce ya da sonra horon deperdi Karadeniz uşağı. Eyleminin yarıda kesileceği kaygısını taşımasa kalkıp horon depecekti alevlerle elele tutuşarak.
Bilinçle almıştı eyleminin kararını, alevlerin bilincini yakmasına son ana kadar izin vermedi. Her çarpışmada galebe çaldı ona. Bağırmadı, etlerini yakan alevin verdiği acıyla. Zamanı gelmeden atmadı o sloganı, duyan olur da feda’m yarıda kalır, diye.
Nasıl bir irade bu! Bu nasıl, acıyı bilinçle yenmek… Sarkmaya başlayan etlerine baktı ateşli gözleriyle… Zamanıydı şimdi… İki kez “Yaşasın Feda Eylemimiz” sloganını attı ateşten sesiyle.
Saat 18:45…
Tesadüfen, hücreden çıkan dumanları gören gardiyanlar, toplaştılar alevlerin başına. Biraz olsun beynini satmamış olanları; “Yanan kimdi, kül olan neydi gerçekte?” sorularını sordu, amirlerine göstermeden. Ateş söndüğünde ağır yanıklarla kaldırıldı revire. Şaşkındı zulmün sahipleri. Daha 17 gün olmuştu ölüm orucuna başlayalı. Düşünmediler elbette, biz bu insanlara nasıl bir zulüm uyguluyoruz ki… diye. Onlar düşünmedi ama gizleyemediler de kimselerden. Herkes düşündü, “tecrit nasıl bir işkencedir ki, insanlar böyle pervasızca ölüme yürüyorlar…” diye. Hapishane müdürleri, savcılar, “neden bu kadar erken olduğunu…” aralarında tartışırken, ölümsüzleşti ateşin oğlu. Aynı hücrede bulunan yoldaşını sorguya çekip, tek kişilik hücreye attılar. “Gördün, neden zile basmadın” diyordu, oligarşinin savcıları ve müdürleri. Oysa görmemişti O da. Ama biliyordu o çakmağı kimin çaktığını. Kendi suçlarını örtbas etmek için “sanık” arayanlara verdi cevabını: “Sorumlusu tecrittir, tecriti kaldırın…”Analar ağıt yakarken, yoldaşları ateşler yaktılar o gece. Tekirdağ F tipinin bütün havalandırmalarının tepesindeki tellere ateşler asıldı. Gökyüzü kızıllaştı. İnanç, isyan, kararlılık oldu alevler, tutuşturdu dikenli telleri. Oysa, tecriti koyulaştırmak, tutsaklar arasındaki haberleşmeyi kesmek için yapmışlardı o dikenli telleri. Haberleşmişler, örgütlenmişlerdi işte. Aynı anda tutuşan alevler “Faruklar oldukça örgütlülüğümüzü engelleyemezsiniz” diye haykırdılar.
Ve bir türkü yükseldi bütün F tiplerinin hücrelerinden:
Kim demiş ölüm var diye bize / kardeş kardeş atan bu yürek bizim/ Bize ölüm yok… Bize ölüm yok… Bize ölüm yok… / Bu yürek hiç durmayacak / Bize ölüm yok… Bize ölüm yok… Bize ölüm yok… / Bu yürek hiç susmayacak…
(Yukarıdaki anlatım, Yürüyüş dergisinin 12 Haziran 2005 tarihli 4. sayısında yayınlanmıştır.)
