“Kendine, ‘Devrimciyim’ Diyenler; Emperyalizmden Medet Umuyor. Biz, Emperyalizme Vuracağız.” Sadık Mamati – Selçuk Akgün

SADIK MAMATİ

Şehit Düştüğü Tarih: 4 Haziran 1999

Şehit Düştüğü Yer: İstanbul

Doğduğu Tarih: 27 Eylül 1974

Doğduğu Yer: Rize

Mezar Yeri: Rize

Amerika’nın Yugoslavya halkına yönelik saldırısının hesabını sormak için ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğuna yönelik bir eylem sırasında, Beyoğlu Tarlabaşı Bulvarı üzerinde bir binada yoldaşı Selçuk Akgün ile birlikte katledildiler.

Sadık Mamati, Savaşmak İçin Sabırsızdı… Yerini Alacak Onlarca Sadık Var Arkasında

27 Eylül 1974 Rize doğumlu. Üniversite yıllarına kadar doğduğu yerde kaldı, öğrenimini burada sürdürdü. Üniversiteye Afyon Kocatepe Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Bölümü’nde başladı.

Sadık’ın devrimci mücadeleyle tanışması da bu döneme rastlar. Ancak devrimci harekete sempatisi daha eskidir. Devrimci hareketi eylemlerinden tanımış ve onun bir parçası olmak istemiştir. 1617 Nisan direnişinin Sadık’ın hayatında bir başka anlamı vardır. Bu direnişle etkilenmiş ve mutlaka örgütlü ilişkiler içine girmeye karar vermiştir. Bu nedenle üniversiteye gelir gelmez ilişki kurar. İlk tanıdığı yoldaşı Nuran Demir’dir. Afyon’da TÖDEF’li olarak mücadeleye atılmış, kendisini hızla geliştirmiştir.

İlk olarak bu dönemde Afyon SHP işgali nedeniyle gözaltına alındı. Tutuklandı. Kısa süreli bir tutukluluk yaşadı. Mücadele içinde öne çıkmaya başlamasıyla birlikte Afyon polisinin de ilk yöneldiği hedeflerden biri haline geldi. Birçok kez gözaltına alındı. 1994’teki bir gözaltısından sonra tekrar tutuklandı. Kısa bir süre sonra serbest bırakıldı.

1995 Ağustos ayında Sadık’ın hayatında yeni bir dönem başladı. İstanbul’da, hep özlemini duyduğu savaşçılık göreviyle istihdam edilmişti. Bu süreçte bir kez daha gözaltına alındı. Son olarak ise Giresun’da tutsak düştü. Üç yıl hapishanede kaldı. Çıktığında bir an önce yeni görevlere başlamak, savaşmak için can atıyordu.

Çıktıktan sonra bir süre Alibeyköy’de mahalli birimlerde çalıştı. Kısa sürede herkesin çok sevdiği biri haline geldi. Çok kolay ilişki yaratıyordu. Gerilla düşünce tarzı bir kültür haline gelmişti onda. Her ilişkiyi daha fazla değerlendirmek istiyordu. Mahalledeki birçok aksaklığı kısa sürede gidermeyi başardı. İnsanların eğitimini hızla tamamlamak, onları daha aktif görevlere hazırlamak için uğraşıyordu.

Kendisi de bir an önce özlemini duyduğu görevlere başlamak için sabırsızlanıyordu. Rizeli olduğu için Karadeniz dağlarına çıkmak istiyordu.

Alibeyköy’de üç ay kadar kaldı. Ama bu üç ayda Alibeyköy halkıyla çok sıcak ilişkiler kurmuştu. Bu dönemde iki kez gözaltına alındı. İkisinde de değerlerimize adı gibi sadık kaldı.

Sadık hep güler yüzlüydü. Gözleri daima parlardı.

Alibeyköy’den ayrıldıktan sonra kendisini tanıyanlardan Sadık’ın orada kalan yoldaşlarına içerleyenler olmuştu. Küsen bile vardı. O gittikten sonra her şey onunla kıyaslanmaya başladı. Alibeyköy halkı onu “Rıza” olarak tanıyordu. “Rıza olsa şöyle yapardı”, “Rıza abi olsa şunu söylerdi” sürekli söylenen şeylerdi. Genç yaşlı, herkes Rıza’ya bağlanmıştı. Alibeyköy’den ayrılıp yeni görevlerine başladıktan sonra bir anamız ona rastlamış heyecandan bayılmıştı.

Alibeyköy’den sonra Topkapı Bölge sorumlusu oldu. Ancak bu bölgede de kısa bir süre içinde polis tarafından aranır duruma düşünce, yeraltı için beklemeye alındı. Topkapı’daki bu kısa sorumluluğu süresinde birçok olanak yaratmıştı.

Savaşmak için sabırsızdı. Bekleme süresinin kısa olmasını istiyor, bir an önce sıcak mücadele içinde yerine almak istediğini, beklemenin kendisine hiç de kolay gelmeyeceğini söylüyordu.

ABD Başkonsolosluğu’na saldırı hazırlığındayken şehit düştü. Arkasında yerini alacak birçok Sadık bıraktı…

(Yukarıdaki özgeçmiş bilgileri, Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 11 Haziran 1999 tarihli 34. sayısından alınmıştır.)

(Yukarıdaki özgeçmiş, DHKC Basın Bürosu’nun 2 Aralık 1998 tarihli 78 Nolu Açıklamasından alınmıştır.)

Yoldaşları Yakınları Sadık Mamati’yi Anlatıyor Bir Yoldaşı Anlatıyor:

“Gittikten Sonra Her Şey Onunla Kıyaslanırdı”

1994 ya da 95 yılında SPB’li olarak tutsak düşmüş ve Bayrampaşa’da kalmıştı. 1998 Temmuz ya da Ağustos’unda tahliye oldu. Alibeyköy mahalli birimde çalışmaya başladı. Kısa sürede herkesin çok sevdiği bir cepheli haline geldi. Çok kolay ilişki yaratıyordu. Askeri düşünce tarzı bir kültür haline gelmişti onda. Her ilişkiyi daha fazla değerlendirmek istiyordu. Mahalledeki birçok aksaklığı kısa sürede gidermeyi başardı. Özellikle DHG’yi toparladı. İllegale insanları hazırlamaya uğraşıyordu. Bir an önce illegale geçmek için sabırsızlanıyordu. Rizeli olduğu için Karadeniz dağlarını tercih ediyordu. Alibeyköy’de 3 ay kadar kaldı. Bu süre içinde iki defa gözaltına alındı. İkisinde de değerlerimize adı gibi sadık kaldı.

Çok güleryüzlüydü. Gözleri hep parlardı. İnsanın gözünün içine bakarak konuşurdu. Alibeyköy’den ayrıldıktan sonra (orada adı Rıza’ydı), kendisini tanıyan bütün insanlar içerlemişti bize. Küsen bile vardı. O gittikten sonra her şey onunla kıyaslanmaya başladı. “Rıza olsa şöyle yapardı”, “Rıza abi olsa şunu söylerdi”… Bir insanımıza ayakkabısını vermişti. O arkadaş da Alibeyköy’de bir eve gittiğinde, eve sonradan gelen evin kızı ayakkabıları görünce kapıdan çığlık atmıştı “Rıza abi gelmiş” diye. İnsanları aşık etmişti kendisine. Çocukları çok severdi. Bir eve gittiğinde hemen küçük çocuğunu kucağına alır, konuşur, şakalaşırdı. Bu konuda çok içten davranırdı.

Alibeyköy’den sonra Topkapı Bölgesi sorumlusu oldu. Topkapı Bölgesine özellikle Gazi’de kısa bir süre içinde polis tarafından aranır duruma gelince, illegal alan için bekletilmeye alındı. Bu kısa sorumluluğu süresinde (Topkapı’da) birçok olanak yarattı harekete.

Bekletilmeye alındığında bu sürenin kısa olması için ısrarlıydı. Bir an önce sıcak mücadele içinde olmak istediğini, beklemenin kendisine hiç de kolay gelmeyeceğini söylüyordu. Anıları Halk Kurtuluş Savaşımızda Yaşayacak!

Bir Yoldaşı anlatıyor…

Sadık Mamati: “Hiçbir ilişki kolay kazanılmaz”

O zamanlar derneği açıp kapatıyordum. Sadık da gelip gidiyordu. Bir sabah gene derneği açmış, uykusuz olduğum için de kafamı masaya koymuş ve o uyuya kalmışım. Birden “kıpırdama” sesiyle ve enseme uygulanan basınçla uyandım. “Ne oluyor” diye irkildiğimde birinin enseme eliyle bastırdığını fark ettim. Sadık’tı. Bana “bu halin ne, ne yapıyorsun” dedi. Ben de uykusuz olduğumu, uyuya kaldığımı söyledim. O kızarak, “peki bu sırada polis bassa ne olacaktı?” diye sordu. “Sabah sabah polisin ne işi var burada” diyerek söylendim. “Su uyur, düşman uyumaz” diye cevapladı sorumu. Ben tekrar uykusuz olduğumu söyleyince, gece kaçta yattığımı sordu. “02.00’de” dedim. Bu kez “Peki kaçta kalktın” diye sordu. 08.00’de kalktığımı söyledim. “Yani şimdi sen uyku uyumadım mı diyorsun”, dedi, “02.00’da yatıp sabah 08.00’da kalkmışsın. Yani 6 saat uyumuşsun. Daha ne istiyorsun? Bunun bize yeterli olması lazım…” Ben yine kaç gündür uykusuz olduğumu söyleyerek bahaneler üretiyor, onun bana anlatmaya çalıştığını anlamıyordum. Bunun üzerine “bak sana bir şey anlatayım” diyerek hapishaneyi anlatmaya başladı.

“Biz hapishanede normalde saat 24.00’te yatıyorduk. Ama çoğu zaman işlerimizden dolayı kalıyor, gece 23’te ancak yatağa girebiliyorduk. Buna rağmen de sabah 06.00’da kalkıyorduk. Kimse kalkmazlık etmiyor, ben uykusuzum falan demiyordu… Sense 6 saat yatmışsın. Hadi diyelim uykusuzdun, bari anahtarı başka bir arkadaşa verseydin, o açsaydı. Ben değil de başka birisi buraya girseydi ne olacaktı? Burası kendi malımız değil ki, halkın, hareketin. Biri girip bir şeyler götürebilirdi, polis basabilirdi. Oysa biz buraları gözümüz gibi korumalıyız…”

Ne anlatmak istediğini verdiği örneklere rağmen anlayamamış, bahane üretmeye devam etmiştim. Nihayet “bir daha böyle bir şey yapma, devrimciliğe yakışmaz” demişti.

Okmeydanı’nda şenliğimiz vardı. Sorumlu arkadaş hazırlık yapmamızı söylemişti. Bütün hazırlıklarımızı bitirmiştik; fakat marangoz kapalı olduğu için meşaleleri hazırlayamamıştık. Bu sırada yanımıza Sadık geldi. Hazırlıkların ne durumda olduğunu sordu. Durumu anlattık. “Siz hemen bir araba bulun, gidip alalım” dedi.

Onların daha önce bir eylemde kullanmak üzere bir halk ilişkisine bıraktıkları meşaleler varmış. Gidip onları alacaktık. Bir taksiye binip halk ilişkisinin evine gittik. Kapıyı çaldık. Kapıyı yaşlı bir adam açtı. Sadık, “merhaba amca” diyerek amcanın elini öptü, hal hatır sordu. Yaşlı amca bizi içeriye davet etti. Sadık “sağol” diyerek, daha önce bıraktıkları meşaleleri almak için geldiğimizi söyledi. Amca ise 4 ay geçtiği ve gidip almadığımız için yaktığını söyledi. Sadık tepki göstermedi. “Canın sağ olsun amca” dedi. Ve oradan ayrıldık. Yolda Sadık’a neden adama kızmadığını, oysa onun “meşalelerimizi yaktığını” söyledim. O ise, “İlk olarak bizde de hata var. Kaç ay olmuş gidip almamışız. İkinci olarak 30 tane meşale için o insanın kalbini kırmaya değer mi? 30 meşaleyi daha kolay yapamaz mıyız?” diye sordu. “Yaparız” dedim. “Bir halk ilişkisini incitmeye, kalbini kırmaya, bizden koparmaya değmez? Bir ilişki öyle kolay kazanılmaz” dedi.

Gidip bir marangoz ilişkimizden anahtarını alarak 3040 tane yeni meşale yaptık. Bu örnekten sonra halk ilişkilerimize daha fazla, olması gereken değeri vermemiz gerektiğini anlamıştım.

Çok neşeli bir insandı. Sürekli güler yüzlüydü. Çeşitli hatalarımız karşısında bile kızdığını, hiddetlendiğini hatırlamıyorum. Kızmak yerine değişik örneklerle anlatımlarla bizi eğitmeye, hatalarımızı kavratmaya çalışırdı.

(Yukarıdaki anlatım, Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 11 Haziran 1999 tarihli 34. sayısından alınmıştır.)

Gözünüz Arkada Kalmasın Yoldaşlar…

Takvim 4 Haziran Cuma’yı gösteriyordu. İlk, sabah haberlerinde öğrendik direnişinizi. Televizyon kanalları “Sabah saatlerinde İstanbul ABD Başkonsolosluğu’na karşısındaki bir inşaattan lav’lı saldırı düzenlemek isteyen yasadışı sol örgüt mensubu iki kişiyle polis arasında çıkan çatışmada iki terörist ölü olarak ele geçirildi…” diyordu. Haberin ayrıntılarını öğrenmek için bir kanaldan diğerine geçerken bir yandan da arkadaşlarla eylem üzerine yorumlar yapıyorduk. Bütün arkadaşlar aynı fikirdeydi: “Bu eylem bizim… Başka kim ABD emperyalizmine saldırı düzenleyebilir ki?…”

Bu şekilde yorumlar yaparken bir televizyon kanalında tekrar aynı habere rastladık. Haber daha detaylıydı, “Çatışma uzun sürdü” diyordu kimisi, olay yerinin görüntülerini veriyordu. Yorumlar devam etti:

Hedef ABD emperyalizmi, kuşatılan savaşçılar teslim olmamış… Bu ülkede başka kim böyle tavır gösterebilir?… Artık iyice emindik, eylem bizim, şehitler bizimdi. Gurur ve hüzün kaplamıştı içimizi. Ama daha fazlasını öğrenmek için kanaldan kanala geziyorduk, radyo haberlerini takip ediyorduk.

Her şehidimizde olduğu gibi aynı acıyı, aynı hüznü, öfkeyi ve kini duyuyor, direnişlerini örnek alıyoruz. Ama yine de aynı soruyu, “Acaba şehitlerimiz kim?” sorusunu kendimize sormadan edemiyoruz. Nihayet televizyon kanalları isimleri vermeye başladı. Birbirimize “tanıyor musun” diye soruyoruz. Sonradan anlaşıldı ki, polis basına bilerek yanlış, farklı isimler vermiş. Sonra şehitlerimizin isimleri açıklandı: Sadık Mamati, Selçuk Aygün…

Daha “Sadık Mamati” adını duyar duymaz, Sadık’ın ışıldayan çakır gözleri ve gülen yüzü geldi gözlerimizin önüne.

Sadık’la Konya Hapishanesi’nde tanışmış ve üç ay gibi kısa bir süre birlikte kalmıştık. 1994 yılının Kasım ayıydı. Partinin ilan edilmesi düşmanda büyük bir korku yaratmış ve ülke genelinde bize yönelik azgın bir saldırı başlatmıştı. Sadık da üniversite öğrenimini sürdürdüğü Afyon’da partiyi selamlayan bir pankart astıkları iddiasıyla 5 arkadaşıyla birlikte tutuklanmış ve Konya Hapishanesi’ne gelmişti. Sadık’la birlikte tutuklananlar arasında daha sonra şehit düşen yoldaşımız Nuran Demir de vardı.

O dönem Konya Hapishanesi’nde düşman, aynı davadan yargılanan tutsakları, örgütlülüklerini dağıtmak ve birbirlerinden tecrit etmek için ayrı ayrı koğuşlara koyuyordu. Bunu engellemek için uzun süreli bir açlık grevi yapmıştık. 44 gün süren açlık grevi direnişiyle düşmana geri adım attırmış ve aynı koğuşta toplanmıştık.

Sadık’lar da bu açlık grevinin son günlerine gelmişti. Tutsak kitlemiz yeni insanlardan oluştuğu için hapishane deneyimi olan yok sayılırdı. Bir araya geldikten sonra yaşamı örgütleme ve kendimizi geliştirmeye yönelik çalışmalara başlamıştık. Sadık ilk defa hapishaneye girmesine rağmen çabuk uyum sağlamıştı. Neşesi, coşkusu, Laz şivesiyle yaptığı sohbetleri ve esprileriyle koğuş yaşamında herkes tarafından sevilen bir yoldaşımızdı. Gerek kitap okumada gerekse eğitim çalışmalarındaki öğrenme isteğiyle hepimize örnek oluyordu.

Öğrenme isteği konusunda iki davranışını çok iyi hatırlıyorum. Birincisi; kitap okunmasını teşvik etmek için kitapçı arkadaşımız her ay en çok kitap okuyanların listesini çıkarıyor ve tutsak kitlemize açıklıyordu. Sadık bu listenin hep ilk sıralarında yer alırdı.

İkincisi ise; toplu olarak yaptığımız felsefe çalışmasında yaşanmıştı. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama bir konuda eğitmen arkadaşımız Sadık’ı ikna edememişti. Sadık ise işin peşini bırakmıyor sürekli olarak soru soruyordu. Konu bir noktaya gelip tıkandı. Ama Sadık hala ikna olmamıştı. Bu yüzden durmadan felsefe kitapları karıştırıyor, öğrendikleriyle tekrar tartışıyordu.

Sadık’ın bu azmi diğer arkadaşları da etkilemiş ve herkes felsefe kitaplarına gömülmüştü.

Yani inatçıydı Sadık. Kafasına yatmadı mı ikna olmazdı. Ama işin peşini de ikna olana ya da ikna edene kadar bırakmazdı.

Bir de Karadeniz’e tutkundu. Her fırsatta Karadeniz’i, özellikle de Kaçkarlar’ı anlatır, çıktıktan sonra oraya gerilla olarak çıkacağını söylerdi. O dönem Konya Hapishanesi’nde kalan arkadaşların çoğunluğu Akdeniz Bölgesi’nden olduğu için onlar da Toroslar’ı anlatır ve gerilla olarak Toroslar’a çıkılması gerektiğini söylerler, Sadık’a böyle propaganda yaparlardı. Ama o ikna olmaz, Kaçkarlar der başka bir şey demezdi.

Sadık’la kısa ama güzel günler yaşadık. Tahliye olurken verdiği sözde duracağından hepimiz emindik. Öyle de oldu, bir yıl kadar sonra tekrar tutsak düştüğünün haberini aldım. Tutsak kaldığı süre içinde birkaç defa bulunduğumuz yere selamları gelmişti.

Şimdi ise Laz yoldaşımız selamların en büyüğünü gönderdi bizlere ve halklarımıza.

Elbette bu cüret ve direniş yüklü selamlarınızın değerini çok iyi biliyoruz yoldaşlar. Emperyalizmin bütün dünya halklarına saldırdığı, adeta herkesin ona karşı direnilemeyeceğini düşündüğü bugünlerde, kurtuluşun emperyalizme ve oligarşiye karşı verilecek savaştan geçtiğini bir kez daha halklarımıza gösterdiniz.

Evet Yoldaşlar, gözünüz arkada kalmasın. Bıraktığınız mirastan, doğru bildiğimiz yoldan bir milim bile sapmadan savaşacak, emperyalizmi ülkemizden kovup bağımsızlığımızı kazanacağız.

(Yukarıdaki anlatım Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 18 Haziran 1999 tarihli 35. sayısında yayınlanmıştır.)

Yoldaşlarından Sadık’a Karadeniz’in Yiğidi, Rahat Uyu…

Karadenizliler nasıldır diye bir soru sorsak üç aşağı beş yukarı aynı şeyler söylenir herhalde. İnatçı, canlı, içten, esprili ve hep neşelidirler. Bu tanımların hepsi de uyuyor yoldaşımız Sadık Mamati’ye.

Tipik bir Karadenizlidir Sadık. Hapishanede onu hep canlı, cıvıl cıvıl bir insan olarak gördük. Neşeli ve sıcak Karadeniz şivesiyle konuştu mu, bir başka derdin, sıkıntın olsa bile sorunlar kısa sürede dağılıverirdi.

Yaşam içerisinde coşkulu, moralli ve ortamı neşelendiren hareketleri; üstüne düşen, ondan beklenen görevleri yerine getirdiği gibi fazladan iş üstlenmesi, gece geç saatlere kadar çalışması hala bugün gibi hepimizin belleklerinde…

Özellikle çalışmalar ve tartışmalarda belirgindir Sadık’ın inatçılığı. Kendince doğru olan şeyleri sonuna kadar savunur. Ama yanlışlarının kavratılması sonucunda inatçılığını bir kenara bırakıp kabullenmesini de bilir.

İnatçılığı yalnızca doğru bildiğini savunurken değildir Sadık’ın. Yoldaşlarının hatalarına, yanlışlarına eğilirken de onlara yaptıkları yanlışı göstermek için çırpınır ve sonunda bir yolunu bulur mutlaka ikna eder.

Kısa zamanda ilişki geliştirmekte hiç zorlanmaz Sadık. Hapishaneye babalarının yanına gelen çocuklarla oynamak, onları güldürmek Sadık için büyük bir mutluluktur. Birçok çocuk babalarından çok Sadık’ın yanında olmayı tercih ederler bu yüzden.

Sadık’ın tahliye olması diğer yoldaşları açısından sürpriz olur. Sadık hapishaneden çıkarken mücadelenin içinde, şehitlerimize layık olacağına söz verir. Kimse aksini düşünmez zaten.

Dışarıda Sadık kendisinden bekleneni hemen mücadelesine yansıtır. Gittiği her yerde kısa sürede insanlarla kaynaşır, kendisini sevdirmesini bilir. Birçok insan onun görev değiştirmesinden şikayetçi olur. Sadık’ı sürekli kendi bölgelerinde isterler. Çalışma yaptığı mahallelerimizde genç-yaşlı herkesle rahat uyum sağlar, hepsini birleştirmeyi başarır… Çalışma yaptığı alevi halkımızın yoğun olduğu bir mahallede de durum farklı değildir. Genelde bu bölgedeki insanlar Sünni kökenli yöneticilerimize mesafeli yaklaşır, bir güven doğması zaman geçmesi gerekir. Sadık da Sünni kökenli olmasına rağmen onun için bu süre oldukça kısadır. Gittiği mahallelerde halk onu sarıp sarmalar. Mahalle halkı için artık o “Bizim Sadık”tır.

Yapılan çalışmaları geriletmek için tüm ülkede olduğu gibi mahallelerde de polis saldırıyordu. Polisin baskısına karşın Sadık neşesini, coşkusunu hiç kaybetmeden çevresine güç ve moral vermeye devam etti. Sadık’ın tüm saldırı, gözaltı ve gözdağına rağmen mücadeleye kararlılıkla sarılması çileden çıkarıyordu polisi. Onu ortadan kaldırmak için önce ‘aranır’ duruma getirmeleri gerekiyordu. Bu noktadan sonra yapılacaklar bellidir. Tereddütsüz ve büyük bir coşkuyla inatçı, ısrarlı ve samimi eller uzanır adaletin namlularına…

Yoğun baskının olduğu, sıradan bir talebin bile şiddetle karşılık bulduğu bir dönemde kuşkusuz büyük bir mutluluktur halk kurtuluş savaşçısı olmak.

Sizlerle aynı havayı solumuş, aynı ekmeği paylaşmış olmak da bizim için büyük bir mutluluk Sadık yoldaş. Gülen çakır gözlerinle, Karadeniz şivenle, sıcaklığın ve ısrarınla seni hiç unutmayacak, unutturmayacağız. Rahat uyu…

(Yukarıdaki anlatım Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 18 Haziran 1999 tarihli 35. sayısında yayınlanmıştır.)

SELÇUK AKGÜN

Şehit Düştüğü Tarih: 4 Haziran 1999

Şehit Düştüğü Yer: İstanbul

Doğduğu Tarih: 10 Ocak 1958

Doğduğu Yer: Erzurum

Amerika’nın Yugoslavya halkına yönelik saldırısının hesabını sormak için ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğuna yönelik bir eylem sırasında, Beyoğlu Tarlabaşı Bulvarı üzerinde bir binada yoldaşı Sadık Mamati ile birlikte katledildiler.

Selçuk Akgün; Halktan Biriydi… Halkın Öncüsü Oldu

1958 yılında doğdu. Devrimci mücadeleyle ilişkisi 12 Eylül öncesinde Erzurum’da başladı. Bu dönemde başka bir siyasi hareketin taraftarıydı. 12 Eylül’den sonra tutuklandı. Uzun süre gözaltında kaldı. Ağır işkenceler gördü. Daha sonra tutuklanarak Erzurum Hapishanesi’ne kondu. Birkaç ay tutsak kaldı. Ancak ilk mahkemede tahliye oldu.

Tahliyesinden sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a taşındı. Uzun süre Nurtepe’de kaldı. Devrimcilerle ilişkisi kopmuştu. Yaşamak, ailesini geçindirmek zorundaydı. Bu koşullarda adli bir olay nedeniyle tutuklandı. Ceza aldı. 5 yıla yakın hapishanelerde yattı. İstanbul’da Metris Hapishanesi’nde kalırken özgür tutsakların direnişlerinden etkilendi. Gene bu yıllarda yaşadığı bir olay Selçuk Akgün’ü derinden etkiledi. Hastaneye çıktığı bir gün tesadüfen 1617 Nisan şehitlerimizden Sinan Kukul ile karşılaştı. Aynı odada ancak 1015 dakika baş başa kalabilmişlerdi; ama bu kısa sohbet Selçuk Akgün’ün kendisine yeni sorular sormasına yol açmıştı.

Haksızlığa tahammülü yoktu. Hapishane yılları boyunca kaldığı birçok hapishanede adli tutsaklar arasında açlık grevlerinden isyana kadar varan direnişler örgütledi.

Ama onun asıl öfkesi hapisliğineydi. En sonunda tutukluluğuna kendi elleriyle son verdi. Son olarak kaldığı Tekirdağ Yarı Açık Hapishanesi’nden 1993 yılında firar etti.

Firarından sonra İstanbul’a geldi. Şehit düştüğü güne kadar firari olarak yaşadı. Bu yıllarda bir süre inşaat boyacılığı, amelelik yaptı. İşçilerin “Nedim abi”siydi. Devrimci hareketle eşi aracılığıyla tanıştı. Eşi Halk Meclisi’nde çalışıyordu. Meclis çalışmalarını, bu yeni hayat içinde öğrendiklerini eşine anlatıyordu. Selçuk Akgün de eşinin devrimci gelişiminden etkileniyordu. Haksızlıkları, sömürüyü, aşağılanmayı yaşıyor, çözüm yolları arıyordu. Hepsi bir araya geldiğinde bir hesaplaşma içine girdi. Kendi deyimiyle “eşini, onun devrimciliğini kıskanıyordu artık”. Hesaplaşmasını tamamlamıştı.

Devrimci hareketle görüşmek istedi. Israrcı oldu. Balkıca direnişinden sonra ise görüşmeyi adeta dayattı.

İlk görüşmede karşısına çıkan yoldaşını sımsıkı kucakladı. Oysa hiç tanımıyordu. Fakat bu pislikler, çirkeflikler düzeninden nasıl kurtulacağını görmüştü artık. Kucaklaşmasının ardında, çoktan kararını verdiği yeni bir hayata başlangıç, özlemlerini gerçekleştirebilme coşkusu vardı.

Kırlar onun tutkusuydu. “Hayatımın başka türlü anlamı olmayacak. Yaşıma bakmayın, her zorluğa uyarım, hiçbir hastalığım yok. Kafamda hep dağ var. Bunca yıllık kaybımı telafi etmek istiyorum” diyordu. Hemen arkasından da bu ısrarının yanlış anlaşılabileceğini düşünerek “Ama devrimci hareket saflarında başka görev de olabilir. Hiçbir şey demem. Her göreve hazırım” diye ekliyordu.

Her şeye susamıştı. Çok içtendi, gözleri hep gülüyordu. Ama bazen kendisini gecikmiş hissediyor, gözleri yaşarıyordu. Heyecanlıydı. Görev almak için sabırsızlanıyordu.

Gelişimi ve görevler alması çok hızlı olmuştu. İlerlemiş yaşı, üç çocuğu ve ailesini geçindirme kaygısı görevlerinin önüne engel olmadı. Aksine; yaşı ilerlemişti ama düzenin pisliklerini, çürümüşlüğünü görmüştü. Çocuklarının, ailesinin geleceğinin devrimde olduğunu biliyordu. Bu yüzden işlerine daha sıkı sarılıyor, tüm olanaklarını, her şeyini mücadele için kullanıyordu.

İlk olarak bir milis ekibinde görevlendirildi. Ekip sorumlusuyla aralarında büyük yaş farkı vardı. Ama bunu dert etmiyordu. Devrimin gereklerini yerine getirdiğini biliyordu. Çok disiplinliydi.

ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yönelik eylem sırasında ölümsüzleşti.

O artık Anadolu halkının, devrimci hareketin emperyalizme karşı öfkesinin adıdır.

(Yukarıdaki özgeçmiş bilgileri, Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 11 Haziran 1999 tarihli 34. sayısından alınmıştır.)

Yoldaşları Yakınları Selçuk Akgün’ü Anlatıyor Selçuk Aygün: “Ben Bugüne Kadar Neden Sizden Habersiz Yaşamışım Sanki…”

Selçuk geçimini hep emeğiyle, alınteriyle kazanmıştı. Devrimci hareketle tanışmasından sonra ise yoldaşları için çalışmaya başladı. Yaşamın içinde kazandığı tecrübe ve birikimleri mücadelenin gelişimi için kullandığı gibi, oğlu yaşındaki sorumlusundan talimat almayı da hiçbir zaman gurur sorunu yapmadı. Tanıştığı günden itibaren kendisine “ben öğrenciyim artık” diyordu. Her şeyi öğrenmeyi istiyordu.

Eylem yapmak, düşmana darbeler vurmak için birlikteki diğer yoldaşları gibi sabırsızdı. Hareket ile zorunluluktan dolayı kısa bir süre bağlarının kesildiği bir sırada da boş durmamışlar, istihbarat çıkarmışlardı. İstihbarat yaptıkları yerler arasında emperyalist kurumlar da vardır. Kendileriyle bağ kurulur kurulmaz şöyle demişti Selçuk: “Namlumuz soğudu yoldaş… Düşman boş durmuyor. Bak, kendine devrimci diyenler emperyalizmden medet umuyor. Biz emperyalizme vuracağız. Yüreğim kıpır kıpır… Demek ki; Che’nin başka insanlar, halklar için duyduğu duygu bu olsa gerek. Hani bana onunla ilgili kitap vermiştiniz ya… Oradan biliyorum bunu. Biz de Yugoslavya halkı için vuracağız. Ne kadar onurlu ve asil bir şey! Ben bugüne kadar neden sizden habersiz yaşamışım sanki…”

Evet, doğru söylüyordu. Che’nin taşıdığı duygulardı bunlar. Dünyanın neresinde olursa olsun başka halklar için de ölebilmek, eylem yapabilmek, kurşun sıkabilmek… Onurlu ve asil bir duyguydu. Selçuk bunu dolu dolu yaşıyordu. Soğukkanlılığı ile hemen kendini hissettiriyordu. Çünkü onda bir emekçinin, halktan bir insanın kendine güven ve sabrı vardı. Alnından boncuk boncuk akan ter, şimdi artık sadece kendi ailesinin geçimi için değil, halkının kurtuluşu için akıyordu. O tüm davranışları ve yaşamı ile halktan bir insandı. Onun yaşamı, gelişimi, halktan insanların ne kadar kısa bir sürede savaşçı olabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Küçük burjuvazinin eşim, çocuklarım, sevgilim kaygısının onda zerresi yoktu. Mücadele içinde tutsaklık da vardı ölüm de. Ama inandığı düşünceler için, bağımsızlık ve hürriyet için ölmek, ailesine bırakacağı en büyük mirastı. Ve Selçuk bunun bilincindeydi. Çocuklarının da devrimci olması, mücadelenin içinde yer alması konusunda sürekli ısrar ederdi. Koruma duygusu, bencillik yoktu onda.

Yapacakları son eylemin hedefini öğrendiğinde çok sevinmişti. Yaşamı boyunca ABD onun kafasında erişilmesi zor bir güçtü, halkların baş düşmanıydı ve şimdi artık onlar bu baş düşmana bir darbe daha vurmanın coşkusunu daha eylem öncesinden yaşamaya başlamışlardı. Eylemleri başarısız oldu, ancak onların ölümü bile haydut ABD’yi korkutmaya yetti.

Selçuk yoksulluğu tanımış, yıllarca gecekondularda ekmek kavgası vermiş, geçim sıkıntısı çekmiş, ama yine de kendini düzenin yolsuzluklarından koruyabilmişti. Bu nedenle devrimci hareketin saflarında yeralması zor olmadı. Halktan birisiydi, halkın öncüsü olmaya karar verdi ve vatanımızın bağımsızlığı için şehit düştü. Onurlu ve mütevazı yaşamı tüm cepheliler için örnek oldu.

Söz veriyoruz Selçuk ve Sadık yoldaşlar! Emperyalizm dünya üzerinden silinene kadar savaşacak ve anti-emperyalizmin tüm dünyadaki bayrağı olmaya devam edeceğiz.

(Yukarıdaki anlatım, Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 11 Haziran 1999 tarihli 34. sayısından alınmıştır.)

Bir Yoldaşı Anlatıyor:

“’Hayatımın Başka Türlü Anlamı Olmayacak.’ Diyordu.”

40 yaşlarındaydı. Erzurumlu’ydu. 12 Eylül’den hemen sonra bir tutsaklık yaşadı Erzurum’da. O zamanlar TDKP sempatizanıymış. Yaklaşık bir yıl yatıp çıkmış. Sonra İstanbul’a göçmüşler. İstanbul’da düzenin yozluğu, 12 Eylül’ün depolitizasyon politikaları onu da içine çekiyor. Bir süre hırsızlık, dolandırıcılık gibi işlere bulaşıyor. Sonra adam yaralamadan tekrar tutuklanıp ceza alıyor. İstanbul’da Metris’te kalıyor. Bir süre sonra Tekirdağ taraflarında bir yarıaçık cezaevine gönderiliyor. 1993 yılında ise oradan firar ediyor. 5 yıl boyunca firar koşullarında yaşıyor. Kendisiyle tek bağlantısı eşi Melek Akgün. Birkaç ev değiştirdikten sonra Alibeyköy Çırçır mahallesinde kiraladığı bir evde yaşamaya başlıyor. Eşi, teyzesinin kızı olarak o eve gidip geliyor. Bu süre içinde inşaat boyacılığı yapıyor. Melek abla Kültürel Etkinlikler Derneği üyesi. En son olarak ayrıca “Bizim Sesimiz”de çalışıyor. Melek abla bu çalışmalarını, bizden öğrendiklerini Selçuk abiye de aktarıyor. Selçuk abi etkileniyor karısının devrimci gelişiminden. Ayrıca ülkemizdeki haksızlıklar, görüp yaşadığı sömürü, insanın aşağılanması ve bizim eylemlerimiz… Hepsi bir araya gelince bir hesaplaşma içine giriyor. Kendi deyimiyle “kıskanıyor karısını, onun devrimciliğini.” Bizimle görüşmek istiyor. Ancak Melek abla bu süreci biraz uzatıyor. En sonunda Balkıca direnişimiz sonrası Selçuk abi ısrar ediyor. Evine ilk gittiğimizde, ilk defa görüşüyor olmamıza rağmen sıkı sıkı sarılmıştı, özlemle kucaklamıştı. Tutsaklık günlerini anlattı. Metris’teyken bizim direnişimiz adli tutsakları da etkilemiş ve hak almak için açlık grevinden isyana kadar çeşitli direnişler gerçekleştirmişler. Sonra (yılını hatırlamıyor ’90 olabilir) bir gün hastanede Sinan Kukul’la karşılaşmış. Aynı odada 510 dakika da olsa birlikte kalmışlar. Sinan abi bu kısa sürede sohbet edip etkilemiş Selçuk abiyi.

Dağa gitmek istiyordu. Bunda çok arzuluydu. “Hayatımın başka türlü anlamı olmayacak. Yaşıma bakmayın, her zorluğa uyarım, hiçbir hastalığım yok, kafamda hep dağ var, bunca yıllık kaybımı telafi etmek istiyorum” diyordu. Sonra bu kadar ısrar etmesinin yanlış anlaşılacağını düşünerek; “ama Cephe saflarında başka görev de olabilir. Hiçbir şey demem. Her göreve hazırım” demişti. Çok samimi, çok içtendi. Yüzü hep gülüyordu, ama zaman zaman gözleri de doluyordu. Bizimle ilişkiye geçmekten çok sevinçli, çok heyecanlıydı. Bir süre yayınlarımızı okudu. Sinan Kukul’un “Metris” kitabını ikinci güne bırakmamıştı. Hemen o gün bitirmişti. Her şeye susamış bir hali vardı. İlk olarak bir milis ekibinde görev aldı. Ekip Sorumlusuyla arasında büyük yaş farkı olmasına rağmen çok iyi anlaşmışlar. Çok disiplinli olduğu söyleniyordu.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Benzer Yazılar