Home Eğitim Cepheli Sibel Yalçın (Özlem) 15 Yaşında Bir Direnişçi, 18 Yaşında Kahraman Bir Genç...

Sibel Yalçın (Özlem) 15 Yaşında Bir Direnişçi, 18 Yaşında Kahraman Bir Genç Kız

0

Şehit Düştüğü Tarih: 9 Haziran 1995

Şehit Düştüğü Yer: İstanbul Okmeydanı

Doğduğu Tarih: 1977

Doğduğu Yer: Sivas Divriği

Mezar Yeri: Alibeyköy Mezarlığı, İstanbul

9 Haziran sabahı İbrahim Yalçın Silahlı Propaganda Birliği tarafından kayıpların hesabını sormak için DYP İstanbul İl Merkezi’ne yönelik eylemde birlik komutanı Sibel Yalçın, sokak sokak çatışarak diğer yoldaşlarının geri çekilebilmesi için kendini feda etti. Sokak sokak çatışırken girdiği evde, Mahirlerin geleneğini sürdürerek, ev halkının güvenliğini sağladı önce, tek başına olmasına rağmen, katliamcıların teslim ol çağrılarına “siz bizim teslim olduğumuzu nerede gördünüz!”  cevabını verdi.

Sibel Yalçın (Özlem), 15 Yaşında Bir Direnişçi, 18 Yaşında Kahraman Bir Genç Kız

Türk milliyetinden. Orta halli bir ailenin kızı olarak Ankara’da büyüdü.

Daha çocuk yaşlarda faşizmin çirkin yüzüyle tanıştı. 14 yaşındaydı… Ağabeyini Ankara işkencecileri gözaltına almış ve ailesine yakınlarına baskı yapıp teslim almak istiyorlardı. Bu nedenle kardeşi 14 yaşındaki Sibel’i getirerek ağabeyini teşhis etmesini istediler. Sibel 14 yaşında ama tecrübeli bir devrimcinin kararlılığı ve olgunluğuyla hayır ben bunu tanımıyorum” dedi. Yetinmediler. Devam etti işkenceciler… O gün anneleri ölmüştü. Ağabeyinin moralini bozmak için Sibel’in yanında “bugün annen de öldü” dediler… 14 yaşındaki Sibel düşmanın taktiğini anlıyordu. Hayır yalan söylüyorsunuz, annem sadece hasta dedi. Ağabeyine moral vermek ve “sen diren, biz seninle birlikteyiz” demek istiyordu. İşkenceciler 14 yaşındaki bu çocuğun cevaplarından aşağılanmış, çılgına dönmüşlerdi. Sibel, işkence merkezini ve direnmeyi görmüş ve birdenbire büyümüştü. O bir devrimciydi artık.

Örgütlü olmak, devrim için daha çok çalışmak hatta her şeyini devrime vermek istiyordu. 1992 Nisanı’nda örgütümüzle tanıştı. Cesur, düşmana kinle doluydu engin bir halk sevgisi ve genç yaşına rağmen olgunluğuyla dikkat çekti. 1992’de bir eylemden sonra gözaltına alındı. 15 yaşındaydı. İşkence gördü. Ama o, daha 14 yaşında düşmanlarını tanımıştı, nasıl direnilmesi gerektiğini görmüştü, 15 yaşında gördüklerini, öğrendiklerini uygulama sırası ondaydı. Düşmanla dişe diş bir savaşın sürdürülmesi gerektiğini ve bu savaşta kararsızlığına, uzlaşmacılığa yer olmadığını biliyordu. Kararlı olan kazanacaktı. Düşman ona saldırdığında o da saldırdı. Hiçbir kararlarına uymadı. Direndi ve kazandı. Yaşı küçüktü. Ama, sadece polise saldırdığından dolayı 15 gün gözaltında tutuldu. İşkenceciler intikam alıyordu.

Sibel büyüyordu. Daha ciddi görevler almaya başladı. Bir kurye örgütlenmesinde yer aldı. Zeki, yaratıcı, pratik ve cesurdu. Devrimcileşmede, hareketi tanımada henüz çok yeni olan Sibel, bu süreçte darbe ihanetini yaşadı. Darbeciler O’nu uzun sayılabilecek bir süre insanların güvenliği adına, devrimcilik adına herkesten sakladılar. Gerçeği görmesini istemiyorlardı. Gençti. Teorik olarak birçok şeyi kavrayamıyordu. Ama devrimciydi. Paylaşımcıydı. Yoldaşlığın ne demek olduğunu öğrenmişti. Darbeciler ise devrimcilere hiç benzemiyordu. Kendi ifadesiyle “…onlarla birlikteydim ama devrimin dışında hissediyorum kendimi” diyordu. Sağduyusu, devrimciliği kavrayış şekli ve yoldaşlık anlayışı O’nu yeniden harekete getirdi. Darbecilik pisliğine bulaşmaktan dolayı kendini affedemiyordu. Artık büyümüştü. Boşa geçen zamanı tüm öfkesini düşmanla savaşarak akıtmak istiyordu. “Partime layık olmak istiyorum, merak etmeyin, yüzünüzü kara çıkartmayacağım” diyordu. Bu sözler, eyleme gitmeden önce sorumlu yoldaşlarına söylediği son sözlerdi. Aslında o, yüzümüzü hiç kara çıkartmamıştı. Darbecilik pisliğine bulaştığında da gerçekte suçlu olan o değil, genç yaşta O’nun beynine kendi pisliklerini yerleştirmek isteyenlerdi. Bu pislikleri gördüğünde hareketine dönmekte gecikmedi. O halkımızın, devrimin, yoldaşlık ilişkilerinin, kahramanlığın değerlerini kendinde toplamış bir savaşçıydı.

“Layık olacağım” derken hesapsız ve içtendi. Büyük bir iradeyi, büyük bir ahlakı, halkımızın en olumlu değerlerini kendisinde toplamıştı. “Biz Şeyh Bedrettinlerin, Kaygusuz Abdalların soyundan geliyoruz, On’lar gibi olmalıyız” diyordu. Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi’nin savaşçısıydı. Halkın iradesini temsil ediyordu. Komutandı. Yoldaşlarının güvenliği O’na aitti. Halkımızın, şehitlerimizin ve bütün dünyanın gözleri O’nun üzerindeydi. Yoldaşlarını kurtarmış, faşist kuşatma altında yalnızdı. Kusursuzdu.

Özlem Kılıç yoldaşı gibi 18 yaşındaydı. O üzerine düşen her şeyi fazlasıyla yapmış, yapmaktan öte bir destan yaratmıştı. Kendisinin, şehit yoldaşlarından aldığı bayrağı başka yoldaşlarının da kendisinden alacağından hiçbir kuşku duymadan, halkın kurtuluşunun Devrimci Halk Kurtuluş Parti Cephesi’nin önderliğiyle sağlanacağına inanarak

“Yaşasın Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Yaşasın Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi” sloganlarıyla şehit yoldaşlarıyla buluştu.

Yoldaşları Yakınları Sibel Yalçın’ı Anlatıyor: Bir Yoldaşı Anlatıyor: Sibel Sahiplenmedir

1995 yılının ilk aylarıydı. Sorumlu yoldaş artık bulunduğum birimden ayrılıp başka bir birimde çalışacağımı söylemişti. Sorumlu yoldaşın yanından ayrılıp gitmek üzereydim ki, genç bir kızın gülümseyerek yanıma yaklaştığımı gördüm. “Merhaba ben Özlem, bundan sonra beraber çalışacağız herhalde” dedi. İlk kez bu kadar genç bir yoldaşımla çalışacağımdan dolayı çok şaşırmıştım ve bu şaşkınlığım her hareketimden belli oluyordu. Bir süre beraber yürüdük ve biraz sohbet ettik. Ayrılacağımız zaman bana üzerimde yol paramın olup-olmadığını sordu. Paramın olduğunu söyledim. Yol paramın olup olmadığını merak ederek sorması beni çok mutlu etmişti. Ben paramın olduğunu söylemiştim ama bu para beni ancak gideceğim yere kadar götürecek bir paraydı. O ise benim paramın ne kadar olduğunu görmek istemişti. Ben de az olan paramı ona göstermek zorunda kalmıştım. Paramın az olduğunu görünce kendi parasından çıkartıp bana vermek istedi ve “al, yanında kalsın, gerekebilir” dedi. Parayı almak istemiyordum, çünkü biraz önce tanıştığım “küçük” yoldaşımın benim düşünemediğim şeyleri düşünüp yardımcı olmak istemesi benim gururuma dokunmuştu. Ama o ısrar etti ve parayı elime tutuşturdu. Bu parayı bana borç olarak verdiğini söylemişti, ben de “tamam öyleyse alırım” diyerek parayı aldım.

Ayrıldıktan sonra bu birkaç saat içinde yaşadıklarımız beni etkilemişti. Çünkü daha az önce tanıştığım “küçük” bayan yoldaşımın bana yaklaşımı, duyarlılığı ve yoldaş sevgisi beni kendimle bir iç hesaplaşmaya götürmüştü. Şimdiye kadarki mücadele yaşamımda yoldaşlarımı ne kadar düşünüp ne kadar sahiplendim diye düşünmüştüm.

Sonraki görüşmemizde bana vermiş olduğu parayı ona geri vermeye çalıştım. Sibel ise gülümseyerek yoldaşlık ilişkilerinden, sahiplenmeden söz etti bana. Sonraki görüşmelerimizde seni nasıl kandırdım diye bu olayın esprilerini yapıyordu.

Çocukları çok severdi Sibel. Gittiğimiz yerdeki bütün çocukların yanlarına mutlaka gider, onlarla da ilgilenirdi mutlaka.

Sibel’in 9 Haziran sabahı işkenceci katillerden hesap sorduktan sonra yoldaşlarını düşman kuşatmasından çıkararak ve kedisi çatışarak şehit düştüğünü duyduğumda hiç şaşırmamıştım. Çünkü mücadele yaşamındaki sıcak yaklaşımı, sahiplenme bilinci ile yoldaşlarını göndererek kendisi şehit düşmüş, yoldaşlarını sahiplenmeyi, komutanlık misyonunu layıkıyla yerine getirmişti ve ölümü Sibel’ce karşılamıştı tereddüt etmeden. And olsun ki Sibel yoldaş, hesabını soracağız ve seni senin yarattığın değerleri Halk Kurtuluş Savaşımızda yaşatacağız.

Kardeşi Ve Yoldaşı Anlatıyor: Kardeşim, Yoldaşım, Komutanım Sibel

Sibel, seni, senin gibi bir yiğidi anlatmak ne kadar zormuş. Devrimcileri daha çok ufakken tanımıştın. Onlar senin iyi anlaştığın abilerin ablalarındı. Mahallede yoksullara, yardıma ihtiyacı olan insanlara yardım etmekten büyük haz duyuyordun. Sürekli mahallede bulunan bu insanlara yaşı senden çok büyük olmalarına rağmen devrimci propaganda yapıyordun. O dönemlerde yaşın küçük olduğundan dolayı senin devrimci mücadeleye bir katkı sağlayabileceğini düşünmüyordum. Fakat bir gün bazı eşyaların bir yerden bir yere gitmesi gerekiyordu ve biz bunu nasıl yapacağımızı düşünüyorduk. O sırada tesadüfen yanımızdaydın ve ihtiyacımızı duymuştun ve hemen atılmış “ben götürürüm” demiştin. Başlangıçta bu işi yapabileceğini düşünmemiş, sana güvenememiştim. Fakat senin ısrarın karşısında kabul ettim. Ve sen bu işi büyük bir coşku ve başarıyla yerine getirdin.

Her yerde, her konuda öne çıkıyordun. Arkadaşlarım benim aranır durumda olmamdan dolayı sana dur, yapma diyorlardı. Fakat sana dinletemiyorlardı, sen itiraz ediyordun ve ısrarla “ben yapabilirim, neden oturacakmışım” diyordun. Nerede mücadeleye ilişkin bir iş olsa, nerede haksızlık olsa hemen bizi bilgilendirip, neler yapmamız gerektiğini bizlere anlatırdın. Yapılması gerekenlere kafa yorar, bizlere o yaşında öğretirdin. Bir örnek hatırlıyorum. Sen mahallede birisini bizlere gösterip bunun dövülmesi gerekir demen üzerine bizler de gidip adamı dövmüştük ve sonuç olumlu olmuştu. Bundan sonra artık tüm arkadaşlar senin yanına gelerek yapılacak bir iş var mı diye takılmaya başlamışlardı. Her şeyden haberin olur, her şeyi görürdün. Bu bizim için o dönemde oldukça önemli avantajlar sağlamıştı. Bizim yaptığımız yanlışlar karşısında bizi eleştirir, sözlerimizle davranışlarımızın uygunluk içinde olması gerektiğini söylerdin. O yaşınla bizlere öğretiyordun.

Yine bir gün karısını döven bir adamla konuşmamız gerektiğini söylemiş; biz de gidip konuşmuştuk. Adam bize abi diye hitap edince sen kurnazca “evet artık karısını dövemeyecek, sizin sözünüzü dinleyecek, abi demesinden belli” diye yine isabetli bir tespit yapmıştın.

Yaşının küçüklüğüne rağmen biliyor, anlıyordun. Bu nedenle biz sana güveniyorduk ve özel görevler veriyorduk. Sen bu görevleri gözlerinin içi parlayarak, coşkuyla yapıyordun.

Bizim tarafımızdan sevildiğini bilirdin. Abilerin ablaların hep seninle konuşur hatırını sorarlardı. Tüm bu ilgiye rağmen, küçük yaşına rağmen şımarmaz, olgun davranırdın. Hele senin kaprisli, kibirli insanlarla dalga geçmen, onları taklit etmen bugün bile hatırladıkça beni güldürür. Sana “kibirli bayan, bakar mısın” diyerek laf attığımızdaki kahkahan görülmeye değerdi.

Okulda da aynı şekilde davranıyordun. Felsefe okuyor, öğretmenlerinle tartışıyor; onları örgütlemeye çalışıyordun. Hatta bizim arkadaşlar, senin önerin doğrultusunda gidip öğretmenlerinden birisi ile görüşmüşlerdi.

Yine bir gün evden ayrıldığım dönemlerde karşılaşmıştık seninle. Kalacak ev yoktu, o yüzden sokakta geziyordum. Sen durumu öğrenince bana hemen ev ayarlamıştım. O evin senin yaşında bir kızı olmasına rağmen aile senin sözünü dinlemiş, beni kabul etmişti. Aile herhangi bir sorunu olduğunda sana danışıyordu. Kızları ile sorun yaşadıklarında evin hanımı sana “ne dersin Sibel. Bu kız yine söz dinlemiyor, sen bir konuşsana seni dinliyor” diyerek yardım istiyordu. Biz daha sonra bu durumu yoldaşlarla aramızda tartışmıştık. Ben isim vermeden seni anlatmıştım. Böyle ufak tefek olgun yoldaşlarımız var diyerek seni örnek gösteriyorduk. Okulda öğrencilerden para toplama işi vardı. Sen buna karşı çıkmış; öğrencileri de örgütleyerek engel olmuştun. Bunun üzerine biz birkaç veli olarak müdürle konuştuk ve sorunu çözdük.

Senin devrime ve halka bağlılığın, inancın yaşına rağmen çok büyüktü. Seni o yaşında kahraman yapan da bu değerlerindi. Bu gerçeklikle en somut anlamda şubeye düştüğümde karşılaştım. Seni şubede karşıma getirdiklerinde işkenceci lağım farelerine çok öfkelenmiş, ama sana daha çok yüklenmemek için tepki göstermemiştim. İşkenceciler “Bak yazık etme kıza” diyorlardı. “Annen öldü” dediklerinde sen “yalan söylemeyin alçaklar annem ölmedi” dedin. Bu tavrın bana büyük moral olmuştu. Sonra da amaçlarına ulaşamayacağını anlayınca seni getirdikleri gibi apar topar geri götürdüler. Ve birbirlerine kızıyorlardı nereden buldunuz bunu diyerek. Sen ise çıkar çıkmaz bir basın açıklaması yaparak benim kaybedilmemi engellemiş, hayatımı kurtarmıştın.

Acılar seni düşkünleştirmemiş, aksine büyütmüştü. Sen acıların üstesinden gelmesini bilmiştin. Morali güçlü, iradesi sağlam, yaşam ilkeleri olan ve onlara sımsıkı sarılan biriydin.

Öğrenmeye meraklıydın. Sosyalizmle ilgili birçok soru sorardın hatta bazı arkadaşlar sana takılırdı, bu soruları sormak için çok arıyor musun, diye. Sorumlu arkadaş sana “Şu bizim arkadaşlara da öğret Sibel” dediğinde sen mahcup oluyordun, ben gülüyordum.

Sen komutanlık görevinde başarılıydın. Çatışmanın ortasında düşman hedefini imha ederken, geri çekilirken geleneklerimize sahip çıkarak, kendinden önce savaşçıları düşünüyor, onları koruyorsun. “Siz gidin, ben çatışacağım” diyorsun. Savaşçıların da senin gibi, yiğitçe şehit düştü Sibel. Senin, evine girip, “siz çıkın, bunlar sizi de öldürür” diyerek dışarı çıkardığın aile ile tarihimize, miraslarımıza bir kez daha sahip çıktın. İyi bir öğrenci olduğunu gösterdin. Hani İstanbul Maltepe’de önderimiz Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir çatışırken yanlarında bulunan bayana “Sen sağlam yere geç, bunlar seni vururlar” dediği gibi.

Yine Çiftehavuzlar’da Sabahat Karataş, bulundukları üs sarılmış, çatışma sürerken, bir taraftan her şeyi yakıyor, operasyonun nereden geldiğini çözmeye çalışıyor, diğer taraftan da Sinan Kukul’un şehit olduğu haberini netleştirmeye çalışıyor. Ölüm kapısına dayanmış ama onların umrunda değil, son anda dahi nasıl daha çok mücadelemize faydalı oluruz diye düşünüyorlar. Sen önderlerimizin iyi bir öğrencisi olduğunu kanıtladın. Şimdi söz veriyorum sizlerin huzurunda: Tek bir hesabımız kalmayacak sorulmadık ve size armağan edeceğiz özgür vatanı. Ya özgür vatan ya ölüm!

Kurtuluş Dergisinden Sibel’le İlgili Bir Yazı: Okmeydanı Direnişi

“Kaybedilen 300 İnsanımız Nerede?” diye soruyorduk her yerde. Kaybedenlerden hesap sorulduğu günlerdi.

Daha birkaç hafta önce kaçırılıp kaybedilen Ayşenur Şimşek’in cesedi bulunmuştu.

İbrahim Yalçın Silahlı Propaganda Birliği’ne bağlı savaşçılar o gün evden oldukça erken çıktılar. Ayşenur’un, kaçırılıp kaybedilen yüzlerce insanımızın hesabını soracaklardı.

Günlerden 9 Haziran’dı.

SPB savaşçıları saat 7.15 sıralarında hedeflerinin önündeydiler.

Hedefleri Şişli’deki DYP İstanbul İl Merkezi’ni bekleyen polislerdi. DYP kayıpların, katliamların birinci dereceden sorumlusuydu; polisin sorumluluğu da aynıydı. Bu iki halk düşmanı güç, bu hedefte birlikteydi işte.

Savaşçılardan biri önde gidiyor, diğer ikisi ise biraz arkadan onları takip ediyordu. İlk polise yaklaştığında şüphe çekmemek için adres soruyormuş gibi yaptı… İşte şimdi tam zamanıydı. Savaşçılar bir anda silah çekerek, öfkeyle bastılar tetiğe. Ayşenur için, kaybedilen 300 insanımız için… Saldırı sonucunda düzenin ayyaş bekçilerinden çevik kuvvet polislerinden Rüştü Erdem öldü, Hacı Kamil Koç ise ağır yaralandı.

Şimdi çekilme zamanıydı.

Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi gerillaları eylemden sonra Piyale Paşa yönüne doğru uzaklaşmaya başladılar. Ancak Piyalepaşa Bulvarı üzerinde karşılarına bir polis ekibi çıktı; Ekiple çatışmaya girdiler ve bindikleri aracı terkederek Mahmut Şevketpaşa Mahallesine yöneldiler.

Sibel ve diğer iki savaşçı buradan Fuat Soylu İlköğretim Okulu’na çıkan sokağa girerek, hemen ayaküstü durumu değerlendirdiler. Görevlerini yerine getirmişlerdi. Ama şimdi görevlerinin bir başkası başlıyordu. Kuşatmayı yarıp savaşçıların güvenliklerini sağlamak, ya da bu olamıyorsa, son kurşununa kadar savaşmak. Böyle öğrenmişlerdi onlar. Savaşçılığı böyle kavramışlardı.

Okulun alt köşesine geldiklerinde Sibel diğer ikisine çatışma bölgesinden uzaklaşmalarını, kendisinin onlara koruyacağını söyledi. “Bu rica değil emirdir. Gideceksiniz” diyordu. İki gerilla komutanlarının talimatı doğrultusunda farklı bir yöne uzaklaşırken Sibel okulun alt köşesinde bulunan kırmızı renkli kamyonun arkasına mevzilenerek beklemeye başladı. “Kamyonun arkasından çıkıp ateş ediyor, sonra tekrar kamyonun arkasına giriyordu.” Görgü tanıkları böyle anlatıyordu daha sonra… Piyalepaşa Bulvarı’ndan yukarıya yüzlerce polis çıkıyordu.

İlköğretim Okulu’nun alt köşesinde mevzilenen komutan Sibel, diğer gerillalara zaman kazandırmak amacıyla ateş açarak yaklaşan polisleri durdurdu. Piyalepaşa Bulvarı’ndan Mahmut Şevketpaşa Mahallesi’ne giren ara sokaklardan yüzlerce polis bölgeye girerken SPB Komutanı buradan çatışa çatışa geri çekilmeye başladı.

Sokaklar onun yabancısı değildi. Bu sokaklardaki halkı tanıyordu. Sokakları eylemci olarak da tanıyordu. Devrimci Sol’cu olduğundan itibaren mücadele azmi, coşkusu doruktadır onun ve spreysiz, bildirisiz, bayraksız dolaştığı tek gün yoktur.

Yüzlerce katil sürüsüne karşı tek başına çatışıyordu.

Katiller sürüsünü iyi tanıyordu o. 1617 Nisan katliamını protesto etmek amacıyla Şişli DYP binasına yönelik işgal eyleminde gözaltına alınmış, önce yaşı küçük diye serbest bırakılmak istenmiş, ancak işkencecilere karşı tavrından dolayı o da yoldaşları gibi işkenceye alınmıştı.

Alt taraftan ve yandan gelen ateşe, geri geri giderken ateş edip karşılık vererek önce kamyonu, ardından daha yukarıdaki bir beyaz şahin otoyu siper alarak Yıldırım sokak içine çekildi. Merdivenlerden inerek Yıldırım Sokak ortalarına gelen Sibel, sokağın alt tarafının da tutulduğunu görünce hemen oradaki evlerden birine girdi.

3 No’lu bu ev, birazdan gerilla Sibel’in kahramanca direnişine tanıklık edecekti.

Yoldaşlarının koruyucusu Sibel, girdiği evde de ilk olarak evdekilerin güvenliğini düşünüyordu. Yoldaşlarından hep böyle görmüştü, halka zarar vermemek gerekiyordu. Çatışmadan zarar görmemeleri için Sibel tarafından evden çıkarılan kadın ve çocuklar yandaki eve girdiler.

Polisler de evin önüne ulaşmış ve hemen ateş etmeye başlamışlardı. Sibel Okmeydanı’nda sokak sokak çatışıp geri çekilirken, Mahmut Şevketpaşa Yıldırım sokağa girdiğinde bir muhbir işbirlikçi olan Hasan Levent, onu polislere ihbar etti. Hasan Levent DHKP-C’ye ve halka karşı suç işlemişti (*).

Polisin açtığı ateşi, Sibel’in kurşunlarından önce sloganları cevapladı:

 “Yaşasın Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi”

Polis bir yandan ateş ediyor, bir yandan da “Teslim ol” diye bağırıyordu.

Polis telsizlerinden telaşlı, ve şaşkın anonslar duyuluyordu aynı anda: “böyle baş edemeyiz, arabalara gidip el bombalarını getirin’ diye konuşuyorlardı.  Korkuyorlardı. Karşılarındaki bir kişiydi ama onların Cephe Savaşçılarıyla ilk karşılaşmaları değildi bu, tecrübeleri vardı ve bu yüzden korkuyorlardı. Bir polis sokağın başına gidip ateş ediyor, geri çekiliyor, arkadan başkaları onun yerine geçiyordu.

Kurşunlarıyla çatışıyordu Sibel. Son kurşununa kadar hepsini düşmana sıkacaktı. Sloganlarıyla çatışıyordu Sibel; onlara kim olduğunu gösterecekti.

 “Halk Kurtuluş Savaşçıları Teslim Olmaz. Siz Teslim Olun” diyordu onlara. Ve Çiftehavuzlar’ın, Bağcılar’ın geleneğini sürdürerek haykırıyordu:

 “Ancak Cesetlerimizi Teslim Alabilirsiniz.”

Mahalle halkı an an izliyordu çatışmayı. Her slogan yankılar yaratıyordu yüreklerde. Şaşkındılar, gencecik bir kızın yüzlerce polise kafa tutmasına ilk kez tanık oluyorlardı çünkü.

Polis çelik yeleklerini giyerek sokağa girdikten sonra silah sesleri daha da arttı. Bir saattir sürüyordu çatışma.

Polisler evin çatısına çıkarak eve bomba atıyorlardı. İçeriden ses gelmeyince içeriye girdiler.

Asıl siz teslim olun” haykırışı yankılanıyordu hala sokakta. “Yaşasın DHKC” deyişi yankılanıyordu.

Komutan Sibel Yalçın’dı o.

Yoldaşları İçin Kendini Feda Etmekten Çekinmeyen Sibel YALÇIN.

Katil Sürüleri Karşısında Tek Başına Okmeydanı’nı Savaş Alanına Çeviren Sibel YALÇIN

Ve Daha 18’inde Toprağa Düşüp Ölümsüzleşen Sibel YALÇIN Selam sana yoldaş selam

Selam silah elde düşenlere

(*) Sibel katledildikten bir hafta sonra muhbir Hacı Hasan Levent DHKC savaşçıları tarafından cezalandırıldı.

(Yukarıdaki anlatım Halk İçin Kurtuluş Dergisinin 12.04. 1997 tarihli 25. Sayısında yayınlandı.)

Sibel Yalçın Destanı

Daha on sekizinde, ömrünün baharında

Ölüm daha çok uzak yaşına.

Umut onunla

Sevinç onunla, gelecek onunla

Yükselsin diye erdemin bayrağı semalarımızda

On sekizinde, ömrünün baharında

Yüreğine doldurup umudu, düştü hasretinin ardına

Erken büyüyor çocuklarımız

On altı yaşında direnişçi, on sekizinde bir kahraman

Öyle bilge, öyle insan, gözlerinde gökyüzünün yedi rengi

Uyanıyor bir haziran sabahında İstanbul

Uyanıyor gazi, uyanıyor armutlu

Okmeydanı uyanıyor

Gün dönüyor, varoşlardan akıyor hayat

Taze bir bahar havası sokaklarda

Uyanıyor İstanbul, gencecik bir kızın

Sibel’in zafer sloganlarıyla

Bu haykırış, bu slogan, bu ses

Tanıyor bu sesi insanlık, binlerce yıl öncesinden

Anadolu köylerinden tanıyor, Baba İshak’tan

Demirci Kava’dan, Köroğlu’ndan, Bedrettin’den tanıyor

Pir Sultan’ın sesi bu, yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan

Bir ana nasıl korursa yavrularını kötülüklerden

Bir güvercin nasıl çırpınırsa yavruları için

Öyle koruyor yoldaşlarını

Onun mayasında vefa var, özveri var

Tereddütsüz kendini feda etmek var yolunu gözleyenlere

O, feda kuşağının evladı. kaç gez geçti de ateş çemberinden

Kaç kez sınadı da yüreğini kavgada

Öyle aldı bu yükü omuzlarına

Geri çekiliyor vuruşa vuruşa

Gecekondular sıralanmış yolu boyunca

Çiçekleniyor sokaklar, o vuruştukça

Gözler aralamış perdeleri, “Gir içeri” diyor

Gözler, “Burası siper, burası vatan sana”

Sırtından sıvazlıyorlar Sibel’i

Gözlerimizden bir damla yaş olup akanlar

Dört mevsime, yedi iklime sorduklarımız

Canımızdan çok sevdiklerimiz

Kulağına eğiliyorlar ve “Sor bunların hesabını” diyorlar

“Bir vakit orman kuytuluklarına atılmanın”

Dipsiz kuyulara salınmanın

Ahlaksızlıkların, namussuzlukların

Sor bunların hesabını

Makineye kaptırılan kol için sor

Üzerine kurşun yağan bedenler için sor

Güç veriyorlar, damarlarına taze kan oluyorlar

Akacaklarını bile bile… Teslim ol, teslim ol “Asıl siz teslim olun”

Biz hiç teslim olmadık ki!

Pir Sultan teslim olmadı ki hızır paşa ya!

Mahir teslim olmadı ki!

Bedrettin bir kez bile el pençe divan durmadı ki

Seyit Rıza darağacında kendi çekti ya ipini

Çiftehavuzlar’da, Bağcılar’da

Nazlı nazlı dalgalanan bayrağımız,

Sabolarımız Niyazilerimiz hiç teslim olmadı ki

Yazmaz tarih kitapları baş eğdiğimizi zulmün önünde

Ölüme, yârine hasret bir sevdalı gibi sarılıp

Öylece ölürüz de baş eğmeyiz yine de zulmün önünde

Ey evladını yitirmiş analar

Ey şafak söktüğünde yolla dizilip

Gecekondu sokaklarında çamura toza bulananlar

Alnından akan terle toprağı işleyenler

Bir dilim ekmek için, gün doğumuyla gün batımını kör

Karanlık mahzenlerde yitirenler, ey işçiler

Gökkuşağının renkleriymişçesine tamamlayanlar birbirlerini

Anadolu’ya can katanlar, halklarımız

Öpün, koklayın hasretle

Vatan diye kucaklayın şimdi o gülen fotoğrafı, Sibel’i

Selam sana yoldaş selam

Selam silah elde düşenlere

Düşen yoldaş der ki “Yola devam”

Ne güzel gülüyorsun ey

Düşen yoldaş der ki “Yola devam”

Ne güzel gülüyorsun

Alnında parlayan güneş

Yolumuzu aydınlatıyor

Selam sana yoldaş selam

Devam kavgaya devam hey

Selam sana yoldaş selam

Devam kavgaya devam

Dinleyin kardeşlerim yoldaşım türkü söylüyor

“Mutlaka kazanacağız zafer bizimdir” diyor hey

“Mutlaka kazanacağız zafer bizimdir” diyor

Selam sana yoldaş selam ne güzel gülüyorsun hey

Selam sana yoldaş selam devam kavgaya devam

Devam kavgaya devam

Haykır acını ey halk, baş eğme haykır

Bir yol kavşağındasın ve ancak

Yaraların, haykırışlarla onarılır

Bir yol kavşağındasın ve senin

Değişmek için çırpınıyor kaderin

Kuşan alnında biriken o kara teri

Sırtında şakırdayan kırbacı kopar

Soluk al, ışıldat o mazlum yüreğini

Bak, korlaştı acıların, kozalandı

Ey halk, parçala şu nankör suskunluğunu

Baş kaldır artık

Sevginin ve öfkenin uğultusunu

Bağrına vura vura taşırken sana

Karşılık gözetmiyor o gencecik insanlar

Ne barbarın tehdidi, ne dişleri kıran elektrik

Dalga, dalga yayılan o rüzgarı durdurabilir

Bu direniş senin için ey halk

Bu çığlık senin kollarınla

Yıkılsın şu köhne dünya

Ve coşkuyla yeniden kurulsun diye çınlatıyor hayatı

Bir yol kavşağındasın fakat

Mutlaka değişecek kaderin

Bunu bekliyor şu ıslak çukurlarda yürüyen şu yoksul çocuk

Bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar

Bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek

Bunu bekliyor açlık, kuraklık, ılık ılık akan kan

Bunun için en gençlerimizi ölümle tanıştırdık

Kuşan kendini artık

Biraz da gövdeni yüreğinle kırbaçla

Ey halk, haykır acını, bu kara dumanı dağıt

Namluların gölgesinde, binlerce yürek sahip çıktı Sibel’e

Komutan, binlerce el üzerinde, sarı bir yıldızın ışığıyla uğurlandı

Halk, evladını bağrına bastı.

Şimdi sokakları yakıp kavuran

Sadece gökyüzüne asılı duran güneşin sıcağı değil

Bir halkın öfkesi yakıyor şimdi zulmün bağrını

Delikanlılıklarımız, genç kızlarımız

Üzerine dünyanın en güzel türküsünün adı işlenmiş

Kıpkırmızı fularlarını yüzlerine takıp

Savurdukları ateş toplarıyla aydınlatıyorlar gecenin karanlığını

Şimdi cenk mevsimidir.

Dağların heybetini alıp ardına yürüyenler

Zindan karanlığına direnenler,

Buca’da Ümraniye’de destan yazanlar ve yeni destanlara bilenenler

Anadolu’nun her köşesinde zulmedenlerin düşlerini

Karabasanlara çevirenler binlerce Sibel olup haykırıyorlar

“Asıl siz teslim olun”

Örse çekiç vuruyoruz kızgın demir tavındadır

Dalga, dalga geliyoruz barikatın ardı vatandır

Bilek var vuruşmaya soluk var harcanmaya

Cephe var savaşmaya zafer yakında

Can var verilecek kardeş var ayakta

Halkımıza can feda zafer yakında

Karanlığı deliyoruz zulmü yere çalıyoruz

Devrim için yürüyoruz barikatın ardı vatandır

Bilek var vuruşmaya soluk var harcanmaya

Cephe var savaşmaya zafer yakında

Can var verilecek kardeş var ayakta

Halkımıza can feda zafer yakında

Tut bayrağı çık sokağa yüreğini koy barikata

Sar şehirleri haykır öfkeni düşman yenilecek zafer yakında

Bilek var vuruşmaya soluk var harcanmaya

Cephe var savaşmaya zafer yakında

Can var verilecek kardeş var ayakta

Halkımıza can feda zafer yakında

Grup Yorum

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Exit mobile version