HÜSEYİN ÇUKURLUÖZ
Şehit Düştüğü Tarih: 22 Haziran 2004
Şehit Düştüğü Yer: Ankara
Doğduğu Tarih: 24 Nisan 1962
Doğduğu Yer: Çorum, Sungurlu kazası, Çukurlu Köyü
F Tiplerine, tecrit zulmüne karşı işkenceli ölüm hücrelerinde dört yıldır direnişi sürdüren tutsaklardan 10. Ölüm Orucu Ekibi’nde yer alan iki Cepheli direnişçi, 22 Haziran 2004 günü, ölüm oruçlarının 249. günündeyken tecrit, sansür ve zorla müdahaleyi protesto ederek bedenlerini tutuşturdular. Bedenlerini tutuşturan tutsaklardan Hüseyin Çukurluöz aynı gün, Bekir Baturu ise 23 Haziran’da şehit düştüler.
Hüseyin Çukurluöz Halkın Mücadelesinde 27 Yıl!
Çorum’un Sungurlu kazasının Çukurlu köyü’nde, 24 Nisan 1962’de doğdu. Türk Alevi yoksul bir ailenin 7 çocuğundan biriydi. 1974’te, henüz 13 yaşındayken çalışmak için Ankara’ya geldi. 1977’ye kadar değişik işlerde çalıştı. 1978 başında kaldığı bekar evlerinde Bedii Cengiz’le tanıştı. Bu tanışmayı “Benim yaşamımda yeni bir yolun açılacağı, dışarıda, hapishanede 13 yıllık bir birlikteliğimizin olacağı tanışmam böyle başladı” diye anlatır. Bedii’yle tanışması aynı zamanda devrimci düşüncelerle tanışmasının başlangıcı oldu. İlk faaliyetleri Devrimci Yol içinde başladı. Devrimci Sol ayrılığında, tavrını Devrimci Sol’dan yana belirledi.
Mahalli alanda faaliyetlerini sürdürürken 1980 Nisan’ında yoldaşı Bedii Cengiz’le birlikte gözaltına alındı; işkencelerden geçirilerek tutuklanıp Ankara Mamak Askeri Hapishanesi’ne konuldu. 12 Eylül cuntasını hapishanede karşıladı. 81’de, 12 Eylül cuntasının hapishanelerdeki zulmünün en yoğun olduğu bir dönemde Mamak’ta 41 günlük açlık grevi yaptılar. Bu eylemin ardından Ankara Merkez Hapishanesi’ne sürgün edildi. 1982’de yeni açılan Bartın Hapishanesi’ne, 1985’te de Gaziantep’te Özel Tip’e sürgün edildi.
Hapishane yaşamında aylarca tek kişilik hücrelerde kaldı, bütün direnişlerin içinde yer aldı. Gaziantep’te Devrimci Sol ve PKK tutsaklarının birlikte gerçekleştirdiği tünel çalışmasının emekçilerindendi. ‘91’de tahliye oldu. Tahliyesinden sonra bir süre mücadeleden fiziki olarak koptu. ‘93 sonlarında tekrar örgütümüzle ilişkisi kuruldu. Gebze’de faaliyet yürütmeye başladı. ‘95 Mart’ında yapılan bir operasyonda tutuklandı. Kanıtsız, delilsiz bir yargılama sonucunda 12,5 yıl hapis cezası verildi.
1996’da Ümraniye’ye sevk edildi. 1996 ölüm orucunda Birinci Ölüm Orucu ekibinde yer aldı. Sonraki süreçte Sakarya ve Çankırı’da kaldı, hapishane örgütlülüklerinde çeşitli sorumluluklar üstlendi. 19 Aralık operasyonunda Çankırı Hapishanesi’ndeydi. Yoldaşlarıyla omuz omuza direndi. Yaralandı, geçirdiği beyin travması nedeniyle hastaneye kaldırıldı ve beyin ameliyatı geçirdi. 2001 başında Ankara Numune Hastahanesi’nden Sincan 1 Nolu F tipi Hapishanesi’ne sevk edildi. Sincan’a getirildiğinde vücudunun yarısı felç durumundaydı.
20 Ekim 2003’te 10. Ölüm Orucu ekibinde yer alarak direnişin bayrağını omuzladı. Tahliyesine az bir süre kalmıştı. Ama bu onun için önemli değildi; içeride veya dışarıda 27 yıldır halkının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin içindeydi ve hep öyle kalacaktı. Direnişin bayrağını 249 gün boyunca kararlılıkla taşıyarak bu mücadele içinde ölümsüzleşti.
(Yukarıdaki özgeçmiş, Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi Basın Bürosu’nun 24 Haziran 2004 tarihli, 334 Nolu Açıklamasından alınmıştır.)
Hüseyin Çukurluöz’ün bir mektubu:
Yaşamın öbür adı inanç
inanç; uğruna verilen can
Can; toprağa düşen tohum
Tohum; filize duran özgürlük
Özgürlük; kendini yeniden yaratan insan
yeni sen, yani ben, o, öbürü
özcesi yarına yürüyen HALK
Duygularınızı yağmur damlaları gibi sele dönüştürüp ilmek ilmek işlediğiniz hediyelerinizi aldım. Öncelikle; tüm ortaklarımızın ve özel olarak da, ören-işleyen can ortağımızın düşüncesine, el emeğine, göz nuruna en derin saygılarımızı ifade ediyorum. Hepinizi pırlanta yüreklerinizden öpüyorum. O, daim üzerimde olacak, benimle eriyecek, nura dönüşeceksek birlikte dönüşeceğiz. Bana duygu, düşünce olarak çok şey yaşattınız, teşekkürler.
Bilginin ve öğrenmenin sınırı yoktur denir. Öyle de. Her süreç kendi zenginliğini önümüze bahçe gibi açıyor ve aradığın her şeyi sana sunuyor. Bir de bildiğin şeylerin derinliğine inme var. Ki herhalde öyledir bu derinliği en zengin sunan süreç, bu dönem oldu. Bilincimizdeki her kavram derinliklerindeki zenginlikleriyle yeniden ve yeniden çıktı karşımıza. Bakıp kendimizi göreceğimiz ayna oldu. Kendinizi donatacağımız hazine de bu aynanın sihrinde sanırım. Yeter ki, o sihri harekete geçiren “çubuğu” sürekli inancımızın ve irademizin odağında tutalım, kullanalım.
Benim açımdan bu sürecin öğreticiliği ve arındırıcılığı, diyebilirim ki, 26 yıllık ailemiz içindeki sürecimin en zengin dönemi oldu. Yeterli mi? Kuşkusuz hayır! Süreçte yaşananlar ve yaşadıklarımız yanıyla ele aldığımızda her dönüşüm gelişimde kendini tekrar sınava sokuyor, değişimin, dönüştüreceği noktaların kapısını-penceresini görüyor, buluyor. Can ortaklarım, sizlerin bu dokuduğunuz inanç, sevgi de beni tekrar bu aynanın karşısına dikti. İlmekleriniz anlamlı havuzlara sokup çıkarttı. Beni, siz canlarımda, sizi bende yeniden var etti. Fiziki yaşamın maddi dünyadaki son evresinin halklarıma, vatanıma, canlarıma, aileme olan, güzele olan, insana olan borcumun son taksitinin yolculuğunda bana yaşattıklarınız için tekrar teşekkürler.
Yoksulluklarını bile paylaşan Anadolu’nun klasik köylerinden biri olan Sungurlu’nun Çukurlu köyünde açtım yaşama gözlerimi. Bilirsiniz, Osmanlı döneminden bu yana ki Selçuklu döneminde de aynı Çorum bölgesinde yaşayan özellikle alevi inancından halkın yaşadığı zulüm ve uğradığı kırım, düşünüş tarzları, kültürleri, yaşam biçimleri üzerinde derin etkiler yaratmıştır. Bu etkinin kişiliklerde öne çıkarttığı en belirgini ise, Çorum insanının tez canlılığıdır. Köyümüzde, yoksul ama insana dair kalpleri düşünce zenginliğini taşıyan, içe dönük yaşamıyla yardımlaşma kültürü gelişkin insanların içinde büyüdüm. Zeytin denen nesneyle 9 yaşımda tanıştım. Bu küçük Anadolu köyünde, yoksulluğu, yokluğun insanın önüne koyduğu zorlukları, deyim yerindeyse iliklerime kadar yaşayarak gördüm. Bunun karşısında ise, cem kültürünün getirdiği insanlar arasında dayanışma, kardeşlik duygularını geliştiren, yaşatan, güçlendiren bir yaşam. Ki, beni, şehre geldiğimiz 1977 sonlarında bu saflara çeken de bu yaşamın şekillendirdiği düşünceler oldu. Evet can ortaklarım, iyi ki şehrin kapitalist ilişkileri, kozmopolit kültürü arasında birçok insan gibi kaybolup gitmeden bu aileyle tanıştım. 26 yıllık devrimci yaşamımda her şeyin ama her şeyin en derinini, güzelini bu saflarda yaşadım. Her şey ağız dolusuydu. Sıradan bir yaşamda bir insan yüz değil bin yıl da yaşasa bu güzellikleri yaşayacağını sanmıyorum, imkansız. Her şeyden önce düşünce yapısından uzak olacaktır ki, bu da yaşananların omurgası. Özcesi, bahtiyar ayrılacağım kurulan halkanın içinden. Ve mutlu, huzurlu varacağım kahramanlarımızın, 4’lerimizin kurduğu, 12’lerimizin genişlettiği, 10’larımızın ise her tarafı sarsan bir güce dönüşen halayımızın halkasına…
Hüseyin Çukurluöz
(Yukarıdaki mektup, Ekmek ve Adalet dergisinin 11 Temmuz 2004 tarihli 115. Sayısında yayınlanmıştır.)
*
BEKİR BATURU
Şehit Düştüğü Tarih: 23 Haziran 2004
Şehit Düştüğü Yer: Ankara Sincan F Tipi Hapishanesi
Doğduğu Tarih: 1968
Doğduğu Yer: Gaziantep
Mezar Yeri: Merkez / otogar karşısı, Gaziantep
Ölüm orucu direnişçisiydi. 27 yıllık devrimci 42 yaşındaki Çukur
luöz’le, 36 yaşındaki 11 yıllık devrimci Baturu, 22 Haziran 2004’te Sincan F Tipi’nin bir hücresinde elele, aynı ateş çemberinin içinde bedenlerini tutuşturarak gerçekleştirdikleri feda eyleminde şehit düştüler. Çukurluöz, feda eylemini gerçekleştirdikleri 22 Haziran’da şehit düşerken, Baturu, bir gün sonra şehit düştü.
Bekir Baturu, 1968 Gaziantep doğumludur. Okul yılları yoksulluk içinde geçti. Hem okudu, hem çalıştı. Gaziantep lisesinde okuduğu yıllar, onun zenginyoksul ayrımının farkına vardığı ve bu adaletsizliğe öfke duymaya başladığı dönemdir. Üniversiteye girinceye kadar ecza deposu, kebapçı, kahvehane gibi yerlerde çalışmaya devam etti. Asgari ücretin bile altında, herhangi bir sosyal güvence olmadan çalıştığı bu yıllarda artık düzenin niteliği konusu da kafasında netleşiyordu. Ama buna rağmen 20 yaşına kadar politik bir bilince dönüşmedi bu düşünceleri. Devrimciliği ilk olarak İstanbul’da okuyan ağabeyi aracılığıyla tanıdı. Dev-Gençlilerle tanıştı İstanbul’da. Kendi anlatımıyla Yaklaşımları, sıcaklıkları, ilgileri ve bir insan olarak değer verip dinlemeleri… dayanışmaları, paylaşımları etkilemişti. ’90 yılında, Devrimci Gençlik dergisinde ÖSS ile ilgili bir yazıyı okuyunca da, bazı şeyler şekillenmeye başlamıştı.”
’91’de Gazi Üniversitesi’ne bağlı Kastamonu Eğitim Fakültesi’nde okumaya başladı. Okul ve idare faşistlerin denetiminde ve etkisindeydi. Sürekli okuyor, çevresindekilerle tartışıyordu. Devrimci hareketle ’93 yılında tanışıp sorularının cevabını bulunca, Kastamonu
gençlik örgütlenmesinde yer aldı. İlk gözaltısını bu süreçte yaşadı. Bıçak, demir, çubuk ve sopalarla yapılan planlı bir faşist saldırıda yaralananlardan biri olmasına rağmen gözaltına alındı. Şubede işkence gören de yine saldıranlar değil, onlardı.
’94 sonlarında Batı Karadeniz’de öğrenci gençliğin örgütlenmesinin organizasyonuyla görevlendirildi. ’95 Şubatında tutuklanıp Ulucanlar Hapishanesi’nde 5 ay boyunca tutsak kaldı. Daha sonradan şehit düşecek onlarca yoldaşıyla tanıştı burada: Ayşe İdil Erkmen, Hasan Hüseyin Onat, Gülnihal Yılmaz, F. Hülya Tümgan, İrfan Ortakçı, İbrahim Doğan, İsmet Kavaklıoğlu ve Özlem Türk… Bizzat tanıdığı onlarca yoldaşını şehit vermişti Bekir Baturu bugüne gelinceye kadar.
Tahliyesinden sonra yaklaşık 6 ay Ankara’da faaliyetlerini sürdürdü. Daha sonra 1,5 yıl ilişkisinin koptuğu bir dönem yaşadı. ’97 Kasımında tekrar Kastamonu’da tutuklandı. ’98 Eylülünde Bartın Hapishanesi’ne sevk edildi. 19 Aralık 2000’de Bartın’daydı. Bartın’da, daha sonra şehit düşecek Cengiz Soydaş, Erol Evcil, Ali Koç, Uğur Bülbül, Yusuf Kutlu ve Serdar Karabulut’la omuz omuza mücadele etti. Şehitlerin inançları, kararlılıkları, bağlılıklarından öğrenerek devrimciliğini büyüttü. 20 Ekim 2000’de tutsaklar arasında F Tipleri ve ölüm orucu tartışmaları yapılırken, o Hepatit B tedavisi için Bayrampaşa Özel Tip Hapishanesi’ndeydi. O gün, ölüm orucu direnişçilerinden biri olamamıştı, 3 yıl sonra aynı gün alnına taktı o kızıl bantı. Ve yoldaşlarına layık olarak, yoksulluğa, adaletsizliğe karşı girdiği bu kavgada, tecrite karşı sürdürdüğü direnişte ölümsüzleşti.
UMUDUMUZUN COŞKUSUYLA ANLATMAK (Selma Kubat’a)
Hayallerimiz Vardı
Koşuya Başladığımızda
“Cemre”, “Taarruz”,
“Tohum” Olmak
Ve Aydınlatmak Sokakları Umudumuzun Coşkusuyla. Muharrem Cemremiz Oldu
Günay Taarruzumuz
Ve Sen Kara Kız
Umudumuzun Coşkusuyla
Aydınlattın
Zaptedilen Kavga Alanlarını
Onbinleri
Ve Sevdalı Yürekleri
1 Mayıs Sen Oldun Selma
Sen 1 Mayıs
Gelip Anadolunun Bereketli Topraklarından Geleceği Yaşanılası
O Güzel Günlere
Bir Tohum Olarak Düştün Vatan Toprağına Coşku Ve Sabırsızlığımızın Tohumu Olup Güneşe Ulaşma Heyecanını Daha Da Bir Harlayarak…
5 Mayıs 2004
Bir Gaziden Bekir’e Mektup:
Merhaba Bekir,
Can, canım Bekir,
Sana yazdığım bu kaçıncı mektup hatırlamıyorum. Tabii ki gön
derdiğimiz kartları da hatırlamıyorum.
Seninle her satırlarımızla sohbet girişimlerimizde “Bu sefer
malum mektup komisyonundan körlük ve aptallık olur da elinize satırlarımız ulaşır” der ve cevap beklerken yeni satırlarımızı hazırlar gönderirdik…. Ve aynen satırlarında şunları dile getiriyordun “….abimin selamları başımız gözümüz üstüne. Özel ve önemli yerin var bende. Yürek dolusu selamlar … abime, … ablama ve …. anaya. Kendine çok iyi bakmanı isterim ve beni de hep mutlu eder iyi olman. .. anamın ellerinden doyasıya öpüyorum. İnan yazdığın hiçbir satır ulaşmadı yoldaş. Alçaklar iç etmişler anlaşılan. Seni, sizleri seviyoruz…”Evet sizler de bizim açımızdan önemli ve çok ama çok değerlisiniz. Kolay mı feda kuşağının kahramanlarından biri olmak. Elbetteki değil ama bir o kadar da kolay. Tek bir adı var, inanç… Halk ve vatan sevgisinin adı olan inanç… bağlılık ve kararlı olmak.
Bizler de tarihimizden aldığımız güçle sizlere bir nebze ışık olduysak, halklarımıza, vatanımıza olan sevdamızdan ve değerlerimize, inancımıza ve geleceğimiz olan sizlere güvenimizdendir. Başka hiçbir etken ve sihirli bir güç yok, o güç biziz, büyük ailelemizdir.
Satırlarını yine 96’cı bir yoldaşımla (biz onunla birbirimize tertip, devre deriz) birlikte okuduk. Sohbet sohbeti açtı ve aklımdan çıkmayan anılar canlandı bir bir.
Senin Ulucanlar’a ilk geldiğin günü hatırladım. Daha havalandırma kapısından ilk girdiğinde sıcaklığını güleç yüzünde belli etmiştin. Yörenizin o meşhur “Ehem”le başlayan sohbetin, tartışmaların ve inatçılığınla topluluk içinde sivrilir, “bu işi yaparsak bir biz Cephe yaparız. Başka yolu yok. Herkes bizde buluşacak, doğru tektir” derdin.
Sonra Bartın’da bir arada olduk. Benim kapıdan girişimi gördüğünde “Ehem, kurbanım, hoş gelmişsin” deyip öyle bir sarılmıştın ki nefesimi kesmiştin. İlk komün nöbetimde ben yorulmayayım diye kendini paralamıştın. Ama o yorgunluğunu hiç belli etmemiş, komün nöbetimizin günlük raporunu anlatmış, sayımı bitirip “di haydi gel yorulduk, yatak artık” deyişin kulaklarımı çınlatıyor halen. Ve Sağ malcılar seninle son görüştüğümüz mekan oldu. “Ben geldim. Benden sana rahat yok. Burada da buldum seni.” deyip boynuma sarılmıştın. Rahatsızlığın olmasına rağmen, hiç belli etmez, hep benimle ilgilenir, hastalığımı hissettirmemeye çalışırdın. Ben hastalığıma kızdığımda bana “sen gazimizsin. Hastalığın hepimizin nişanıdır. Ra hatsızlıklarımızı da düşmanı alt ettiğimiz gibi yeneceğiz” der, fedakarlığın, özverinin beni sıktığından utanırdım. Bu anlaşıldığında kızar boynuma sarılır, öper ve “abime bak hele” der beni fıkralarınla güldürürdün. Yine kendi rahatsızlığın varken bunu hiçe sayarak feda kuşağının kahramanlarından biri olmak için can attın. İsmini okuduğumda “yine dediğini yaptı. Antep’in yeni bir nişanı olup hançerini düşmanın yüreğine saplayıp beyinlerini alevleriyle kavurup atacak bir kenara ve kızıl bir alev topu olarak karanlığı aydınlatan kızıl yıldızlarımızdan biri olacak. Bizlere yol gösterecek” demiştim. Oldun da, sen de diğer kahramanlarımız gibi direnişin yaşayan adları oldu nuz. Ne diyeyim, yine bizlere bir çalım atarak bir ön sıraya gittiniz Onurluyuz, gururluyuz, sevdalıyız türkülerimize ki türkülerimiz değerlerimizden alır kaynağını. Bedreddinler, Pir Sultanlar, Çakırcalılar Suphiler, Mahirler ve 84’ler ve 12 Temmuzlar ve 1617 Nisanlar ve 96’lar ve sizler ve gelecektekiler değerlerimiz, işte onlar büyük ailemize olan inancın, güvenin, bağlılığın kendisidir. Sizlersiniz.
Yeniden görüşmek dileğiyle sevdamızın yüreğiyle sizleri selamlıyor, öpüyor ve sizlerin ateşiyle sımsıkı kucaklıyoruz.
Sevgilerimle
Temmuz 2004… ’96 Gazisi Bir yoldaşın
*
Ateşten İrade “Hüseyin Çukurluöz ve Bekir Baturu’nun Feda Anı”
Bekir Baturu ve Hüseyin Çukurluöz’ün 22 Haziran günü bedenlerini tutuşturarak şehit düşmelerine tanıklık eden bir tutsağın, o günü, saati, an’ı anlatımıdır…
Uzandı, sessizce yattı. Kafasında günlerdir, belki de aylardır değerlendirdiği düşünceler olgunlaşmış, “vaktin geldiğine” karar vermişti. Muharrem’in bedenini tutuşturarak, direnişin iradesini ortaya koyduğu günden bu yana üç çift göz birbirini izliyordu. Anlamıştı Muharrem’in ne demek istediğini. Bekir de aynı düşünceyi taşıyordu. Üstelik Bekir’in durumu da kötüleşiyor, zorla müdahale için cehennem zebanilerinin hastaneye kaldırıp direnişini kırmak için kollarına zorla serum bağlamaları an meselesiydi. “Gece yapacağız” dedi kendi kendine. “Gece olmalı, karanlığı ateşimizle aydınlatmalıyız. Hücrenin içinde olmalı, bu tecrit hücrelerini tutuşan etlerimizle eritme kararlılığımızı herkes görmeli.” Kalkıp ölüm orucunda olmayan yoldaşını yanına çağırdı.
“Bir kağıt, bir kalem al gel yanıma otur.”
Kağıdı kalemi alıp yanına oturdu. Sincan’daki, 1996 Ölüm Orucu
Gazisi olan yoldaşlarına tek tek neleri vereceğinin listesini çıkardı. “Şu montu da 11. ekipte ’96 gazilerinden biri çıkarsa ona verirsin. Bunda el emeğim çok. Alıp kışın giysin.” dedi.
Soğuk kanlıydı ama coşkulu. Hedefine kilitlenmiş bir mermi gibiydi. Yeniden ranzanın üzerine çıktı ve oturdu. Yoldaşına, “sen yat dinlen biraz, ben uyumayacağım” demeyi de ihmal etmemişti. Gözlerini küçük hücrenin dört bir yanında gezdirdi, birkaç saniyesini bile almamıştı üç adımlık hücrenin her karesini dolaşması. “Yıkacağız seni” diye mırıldandı. Hüseyin’in mırıldanmasını duyan Bekir, yanına geldi ve sabaha karşı yapacakları eylemi konuşmaya başladılar. Bu arada diğer yoldaşı da konuşmalarını duyup yanlarına geldi. Şekerli su istediler. Plastik bardakta gelen şekerli suyu Bekir’e uzatırken, “haydi iç, bu son içeceğin olacak” dedi. Sonra diğer yoldaşına dönerek konuşmaya başladı Hüseyin:
“Bu gece çok düşündüm, eylemi bugün yapacağız… Partiye yazmak isterdim. Sen söylersin, zamanım yok buna. Partiye selamlarımı söyle. Özellikle ’96 Gazilerinin tümüne özel selamımı söyle. Kamile’ye yaz söyle ki, 12’lerin yadigarı olan kazağıyla gidiyorum. Bu bizim için de bir nokta, senin için de bir nokta olmalı. Ölümün gölgesinde mutluluk olmaz. Mutluluk ölümü alt ederken yakalanır. İnanç ve iradeyi asla elden bırakmayacaksın. İnanç ve irade her şeye galip gelir. Tüm yoldaşlara selamımı söylersin. Şuradaki sigaraları bizim tüm hücrelere birer paket dağıtırsın…”
Sonra Bekir’e döndü.
“Bugün büyük ihtimalle durumunu farkedecekler. Buna müsaade edemeyiz. Bu durumda ne yapılır?”
“Feda.” dedi Bekir.
“Evet Feda, bugün birazdan feda eylemi yapacağız. Benim kararım net. Son kez soruyorum, hazır mısın, yapamıyorum diyorsan açıkça söyle.”
“Hazırım ben. Seninle her şeye varım. Bu gece sabaha kadar düşündüm. Hazırım.”
“İyi şimdi şekerli suyunu iç, uyu, ben kaldırırım seni.”
Bekir uyudu. Hüseyin, “ne zaman” diye soran yoldaşına “06.30” dedi. 22 Haziran sabahı direnişin iradesine bir kez daha tanık olunacaktı. 05.30’da kalktılar. Hüseyin bir pankart asmaya, halkı bilinçlendirmek için bir bildiri dağıtmaya gider gibi, bir gecekondu direnişinde barikat kurar gibi, her adımını iradi atıyor, şaşılacak derecede serinkanlı davranıyordu. Bekir’in bakışları “seninle her şeye varım” dediği Hüseyin’in gözlerine dikilmiş, büyük bir yoldaş sevgisiyle, güvenle bakıyordu. “Son sigaralarımızı içelim” dedi Hüseyin.
Üçü plastik masanın etrafına toplandı. Bir tek tanıkları vardı bu destansı anda. 250 gündür açlıklarında yanlarında, aynı hücrede, içeriyi kaplayan açlığın nefes kokusunu solumuşlardı. Yoldaşına döndü, “250 gündür yanımızdasın, tanıksın, bizi yoldaşlarımıza olduğumuz gibi anlat. Anlat ki arkadaşlar dersler çıkarsınlar.” dedi.
Bekir ile eylemlerini nasıl yapacaklarını konuştular. Hapishane idaresinin müdahale etmemesi için ilk on dakika alevin içinde sessizce kalacaklar, sonra sloganlarını atacaklardı. Alevler vücutlarını yalarken, etleri kavrulurken nasıl yapacaklardı bunu? Bu nasıl bir iradeydi ki, o anda bile hedeflerine ulaşmak için acılarına acı katıyorlardı.
“Burada, bu hücrenin içinde yapacağız” dedi, Hüseyin. “Bu hücrede bitireceğiz. Buradan ölümüz çıkacak…”
Kararının netliğiyle “tamam” demekle yetindi Bekir. Nevresimler söküldü, hücrenin uygun bir yeri hazırlandı, bedenlerini tutuşturmak için gerekli tüm malzemeler hazırlandı. Gülerek yoldaşına baktı Hüseyin. Bekir sabırsızca “başlayalım” dedi. Hüseyin, “acele etmeyelim, saatimizi bekleyelim” diye cevapladı onu. Savaş alanında düşman taarruzunu püskürtmek için en uygun anı bekleyen komutan gibiydi Hüseyin. “Sessiz yapacağız bu işi.” diye tekrarladı.
Alt kata indiler ve battaniyeyi köşeye serdiler, üzerine nevresimleri koyarak oturdular. Son kez birer sigara daha içtiler. Gözleriyle sevdiler birbirlerini son kez, zaferi biz kazanacağız diye sessizce haykırdılar gözleriyle, bakışlarıyla dokundular birbirlerinin yüreklerinin en derin yerine. Birazdan alevleriyle haykıracaklar, herkes duyacaktı onları. Hüseyin kızıl bantını taktı alnına. Bekir arandı, bir an bulamadı. Bandı alnındaydı, heyecandan fark etmemişti. Kızılyıldızını eliyle okşayıp düzeltti. Bekir’in çoktandır cebinde taşıdığı kırmızı bir beze işlenmiş Cephe yıldızı vardı. Nereye yerleştireceğine karar veremeyince Hüseyin elinden alıp kalbinin üzerine yerleştirdi. “Buraya yakışır” diye onayladı Bekir. Geride kalan yoldaşlarını kucakladılar. Sonra birbirleriyle kucaklaştılar. Birazdan ateşi kucaklayacaklar, direnişin ateşiyle harlayacaklardı onu.
Sincan F Tipi hücrelerine sabahın sessizliği hakimdi. Birazdan “sabah kahvaltısı” sesleriyle kapı şıkırtıları duyulmaya başlayacak, hücrenin küçük mazgalından insanlığın utanç elleri uzanacaktı içeriye. Duymak isteyen için büyük bir gümbürdü vardı oysa Sincan’da. Dört yıldır direnen, eşi benzeri görülmemiş bir çelikten irade dövmeye başlamıştı bile hücre kapılarını. Bu hücreler ki, ‘düşüncelerinizden vazgeçeceksiniz’ diye yapılmıştı. Bu hücreler ki, ‘kişiliğinizi, iradenizi faşizme, emperyalizme teslim edeceksiniz’ diye inşaa edilmişti. Bu hücreler ki, yiğitleri görerek yorgun düşmüş, kahramanların her ölümünde o sağlam görünen metal alaşımının eridiğini hissetmişti. Hücrelerin eriyişini göstermemek için sansür uyguluyordu oligarşi. Bu eriyişi görmek istemeyen; tarihten, halkların direnişlerinin nasıl geliştiğinden bihaber olanlarsa ‘yaşam kutsaldır’ diye çığlık çığlığa bu sesi bastırmaya çalışıyordu.
Yakılacak malzemelerden genişçe bir öbek yaptı Hüseyin, elyafları önlerine, vücutlarına yerleştirdi. Öbeğin önünde küçük bir yol yaptı. Buradan gireceklerdi alevin ortasına. Bu yol zafere ulaşılacak yol olmuştu o an. Boşuna ölüyorsunuz diyenlerin pespaye teorilerine meydan okuyan bir törensellikle yola koyulmaya hazırdılar. Yaşamı kazanmak için bu yolun yürünmesi gerektiğinin bilincindeydiler.
İlk önce daire şeklindeki öbeği tutuşturdular. Yanan bir ateş çemberi oluştu. Hüseyin Bekir’in elinden tuttu. Elele yürüdüler ateş çemberinin ortasındaki yoldan. Girdiler ateşin içine. İçlerine çektiler ateşi. Ateş bağrına bastı iki yiğidi. İki candılar, tek beden oldular ateşin içinde. Öbeğin ortasındaki boşluğa oturdu Bekir. Faşizmin karşısında başeğmeyen, diz çökmeyen Hüseyin yanına diz kırdı. Bir yılan başı gibi raks eden alevleri tutup tutup bedenlerine sürüyorlardı. Elyafların en korlaşmış yerinden avuçlayıp göğüs kafesine dolduruyordu Bekir. Üzerindeki eşofman tutuşup etine yapıştı. Bu dayanılmaz acı karşısında sesleri çıkmıyordu, sadece yüz hatlarında o büyük acının kaçınılmaz gerginliği oluşuyordu. ‘Saatleri gelmemişti’ sloganlarını haykırmanın. Devrimci iradenin ateşle imtihanıydı bu. Ölüm nasıl yenildiyse bu irade karşısında, faşizmin bütün politikaları nasıl parçalandıysa bu iradenin güçlü ellerinde; alevler de diz çökmüştü. Son çırpınışla dalgalanıyor, hırçın bir deniz gibi kabarıyor, sonra iki direnişçinin ellerinde eriyiveriyordu.
Önce ateşi bulmuştu insanoğlu. Korkmuştu ondan, sonra hükmetmeye başladı ateşe. Sonra demir aletler üretti ateşin yardımıyla, emek daha bir üretken hale gelip tarihi şekillendirdi. Zalimlerin eline geçip, isyan edenleri yaktığı da oldu, halkların elinde zalimi tutuşturduğu da. Tarihin tanığıydı ateş. Halkların ateş çemberlerini yararak isyan edişlerine, Paris Komünarlarının cüretine, Bedrettinlerin bilgeliğine, 1917’lerde o görkemli ayağa kalkışa, Sierra Maestra’larda sıkılan kurşunlara, Kızıldere’de haykırılan sloganlara tanıktı. Bilgeydi bu nedenle. Şimdi daha bir bilgelikle kuşanıyor, coşuyordu ateş. Onura, inanca, erdeme kesmiş bu iki bedeni içine almanın gururuyla dolmuştu. İki kahramanın bedenlerini küllerine katarken acı da çekmiyor, kıvranmıyor da değildi, ama o gururu başı dik bir isyankar edasıyla sonuna kadar yaşıyordu.
Bekir ve Hüseyin’in her yanını alevler kaplarken, geride kalan tutsak, omuzundaki yükün daha da ağırlaştığını duyuyordu. O da yanıyordu onlarla birlikte, yüreği kavruluyor, gözlerine gelip oturan bir damla yaşı, yoldaşlarına söz verdiği için akıtıp ferahlayamıyor, içini yakan ateşi söndüremiyordu.
Hüseyin Bekir’in elinden tutarak ayağa kaldırdı. Tutuşan sanki onlar değildi. Yanyana dimdik, el ele durdular. Hüseyin sağ kolunu kaldırıp zafer işareti yaptı. Bir anda alevler içinde kaldılar. Ateş çok hızlı büyüdü. Öbek ile bedenlerinde alev birleşti, yükseldi. Ateş bu anı bekliyordu adeta, zafer işaretiyle birlikte alevleri de şaha kalktı. İlk slogan Hüseyin’den duyuldu: “Yaşasın feda eylemimiz”, “Yaşasın ölüm orucu direnişimiz”…
Diğer hücrelerdeki tutsaklara haber verme zamanıydı bu. Üçüncü tutsak, son kez baktı yoldaşlarına, “Hoşçakalın yoldaşlar” dedi ve fırlayıp üst kata çıktı, pencereleri sonuna kadar açarak, en güçlü sesiyle sloganları peşpeşe attı. Tüm Türkiye’ye, hatta dünyaya duyurmak istiyordu bu sesi. Bir yandan üst katta sloganları atarken, bir yandan ara ara koşarak merdiven başına geliyor ve alevler içindeki yoldaşlarına bakıyordu. İkisi de hala dimdik ayakta ve slogan atıyorlardı. Parti-Cephe’ye inancın, sosyalizmin kazanacağına güvenin sloganları yankılanıyordu Sincan’da.
Çakmağı 06:26’da çakmışlardı. Saatler 06:37’yi gösterirken, önce Hüseyin’in hafif bir inleme sesi duyuldu. Sonra Bekir’in… Eridiler ateşte…
…
Bu arada tecrit hücrelerinin bekçileri kapı önüne yığılmıştı bile. Hücreden sızan duman ve ateşin sıcaklığı karşısında oldukları yerde duruyorlardı. Küçücük hücreyi duman ve yanmış et kokusu kaplamıştı. Öbeğin bulunduğu merdiven boşluğu ve tabanı kıpkızıldı, hücrenin geri kalan yerleri ise simsiyah.
Tazyikli su sıkılmaya başlandı. Üçüncü tutsak üst kattaydı, O’nu bulduklarında yaka paça tutup çıkardılar. Merdiven boşluğundan geçerken dönüp yeniden baktı öbeğe. Sönmüştü…
Öbeğin yanında Hüseyin’in kendisini tutuşturduğu iki çakmağı gördü, aldı…
(Bu anlatım, Ekmek ve Adalet Dergisi’nin 8 Ağustos 2004 tarihli 118. Sayısında yayınlanmıştır.)
Bekir Baturu ve Hüseyin Çukurluöz’ün Ortak Mektupları:
Ne yaparlarsa yapsınlar, eski-yeniye, yaşlı-gence bırakıyor yerini. Çünkü tarihin yasaları bunu gerektiriyor. Eskiyen, çürüyen, yaşlanan emperyalizmdir. Tohuma duran, yeniyi, geleceği temsil eden biziz, sosyalizmdir. Her gelen yeni yıl sadece dünyamızı yaşlandırmıyor. Her yeni yıl yaklaşan, tohuma duran genç bir dünyayı müjdeliyor bize. Toplumların tarihi gösteriyor ki, dünyamıza o genç, onurun, erdemin, coşkunun hakim olacağı o günler gelecek. Nasıl nehirler kendi yatağında önüne çıkan tüm engelleri aşıp okyanuslara doğru akmaya devam ediyorlarsa, tarih de kendi yatağında o özlenen genç dünyaya doğru akmaya devam ediyor. Genç, onurlu, özgür, eşit sömürüsüz, zulmün, yoksulluğun olmadığı dünyayı ellerimizle yaratacağız. Dünyamızın geleceği bizim ellerimizde. Bağımsız, demokratik, sosyalist bir Türkiye’yi kurmanın inanç ve coşkusuyla halkımızın, dünya halklarının yeni yılını kutluyoruz. Günler akıyor zaman ırmağında deryasına varmak isteyen “on”ların sevdasıyla. “On”lar Gültekince sevdalanmışlar yaşama. Gidenler dönmeyecek, tıpkı güneşin ülkesine varmış olan kızıl bantlılar gibi… Hüzün, burukluk yok bu yolculukta ölüme sevda diyenler için. Ama mutlaka yarım kalmış yaşanmışlıklar vardır.
Evet gider olduk. Çünkü tarihin çocuklarıyız. Bugüne kadar iyiye-güzele-yeniye ebelik ettik. Şimdi de geleceğe tohum olmak için gidiyoruz. Geleceğimizde Gültekinler, Zehralar var. Tarihi olmayanların dünü yoktur, bugünü de. İnanın yarınları da olmayacaktır. Bizim tarihimizde kanla yazılan bir destan var ve hala yazılmaya devam ediyor. Bu destanın köşe taşları; 1922 Aralık katliamı-direnişi, Gültekin Koç feda eylemi, destanın ilk Ölüm orucu şehidi Cengiz Soydaş, Armutlu kalesi-barikatları oldu… Şimdi yeni bir süreç ve yeni bir saldırı dalgasıyla karşı karşıyayız. Bayrak “on”ların ellerinde. Yürek pimleri çekildi 20 Ekim 2003’te. Ha patladı ha patlayacaklar. Belki birer birer, belki de hep beraber muştulayacaklar ölümsüzleştiklerini. “On”lar ne ölümü kutsayanlardır ne de ölüm karşısında diz çöküp el etek öpenlerdir.
“On”lar bu destanın sıra neferleridir. Duygusal değil duygu yüklüdürler. Ne yaşanılan acıları-ihanetleri unutturabilirler onlara, ne de yüz yedi ölümsüzün devrettiği mirası.
“On”lar görmezden gelinebilir ama yok sayılamazlar. Çünkü kuşatılmışlıklar arasında süren tecrite rağmen halkların yüreğine umudu işliyorlar geleceğin ustaları olarak.
Uzamışsa süreç ve kitlelerde “bıkkınlık” yaratılmışsa, “haklısınız ama kazanamayacaksınız” deniliyorsa, ya da diyen varsa, dönüp aynaya baksınlar gölgesinden korkanlar, yüreği küçük olup korkuyu büyütenler. Zaferler irili-ufaklı yüzlerce çarpışmalar ve bu çarpışmalar içinde ödenen ağır bedeller, alınan yenilgiler ve kazanımlarla gelecektir. Biz bu yolu çoktan aştık. Geldiğimiz süreç son etaptır. Düşman son kozunu oynuyor. Ama son etap yakın zafer hayallerini kuranları da yanıltabilir. Çünkü son etabın bedelleri ağır olacaktır, zamana yayılacak ve uzun sürebilecektir. Biz kendimizi buna göre hazırladık. Biz bu sürece irademiz olan hareketimizin yol göstericiliğinde, öngörüsünde, komutanlığında hazırız. Ya dışımızda kalanlar, bayrağı “dışarıya devredenler”, bizimle aynı mahalleden olmayanlar, bizi cepte keklik mi sandınız diyenler, seyredenler, terkedenler, geçici yol arkadaşları hazır mı? Bu süreç hazır olmayanları da, direnmeyenleri de vuracak ve direnme tarihinden silecektir. Pimi çekili olan sadece “on”lar değil. Pimi çekili olan tüm özgür tutsak kitlesidir. İçten içe kavga içinde yeni bir kavgaya hazırlanıyoruz. Bu süreç de bizim omuzlarımızda aşılacaktır. Halkımızı utandırmayacak, onlara layık olacağız. Güne “ben Zehra’yım, ben Gültekin’im, ben direnişçiyim” diyerek başlıyoruz. 19 Aralık’ta çalınmak istenen, yok edilmek istenen irademizdi, halkımızın iradesiydi. Tam 4 yıldır irademizi koruduk, çelikleştirdik. Bugün halkımızın umudu biziz. Bugün halkın geleceği bizimle harlanıyor, sınavdan geçiyor. Biz kazanırsak halkımızın geleceğini, özgürlüğünü kazanmış olacağız. Biz kazanırsak zalimlerin saltanatlarını yıkacağız ve döktükleri kanda boğacağız onları. Kazanmaktan başka çaremiz yok, başka yolumuz, yönümüz yok. Çünkü kazanmak nakşedilmiştir yüreklerimize.
Ne hayalperestiz, ne de umut tacirleri. Biz tarihin çocuklarıyız. Spartakistler’den Che Guevaralar’a, Bedreddinler’den Mahirler’e taşınan geleneğin mirasçılarıyız. Misyonumuz büyük, utkumuz büyük. Çünkü biz güneşin ülkesini istiyoruz. Çünkü tarih baba, yaşamda söz hakkına sadece ve sadece direnenler sahiptir diyor. Biz geleceğimizde söz sahibi olmak için direniyoruz. Zafere kadar da direneceğiz.
Biz tarihin çocuklarıyız. Payımıza emperyalizm çağında bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde emperyalizme karşı mücadele etmek düştü. Kabulümüzdür.
Payımıza yenisömürge olan ülkemizde F tiplerinde tecrite-izolasyona karşı direnmek düştü. Çünkü teslim alınmak istenen, izole edilmek istenen halkımızdı. Emperyalist güdümlü bu politikaya dur demek boynumuzun borcuydu. Halkımıza dayatılan, irademizi teslim alma politikası, dördüncü yılına giren destanımızla boşa çıkartıldı. Ama daha bitmedi kavgamız, daha söylenmedi son sözlerimiz. Bundan sonra içerisiyle-dışarısıyla vura öle yol alacağız.
Sağır sultanlar bilsin ki, delinmez sanılan kayaları, damlaların sürekliliği deler. Şimdi birer damlayız. Damlalarımız dört yıldır sürekli olarak delmeye devam ediyor zulmün duvarlarını. O duvarlar vız gelir bize. Tarih bizi yazmaya devam ediyor ve kazandığımızı da yazacak.
Şubat 2004
Hüseyin Çukurluöz, Bekir Baturu
Gültekin Koç Ölüm Orucu Ekibi Direnişçileri Sincan 1 No’lu F Tipi
(Yukarıdaki mektup, Ekmek ve Adalet dergisinin 8 Şubat 2004 tarihli 97. Sayısında yayınlanmıştır.)
Bekir Baturu ve Hüseyin Çukurluöz’ün Ortak Bayram Kartları:
Kendi Ellerimizle Yaratacağımız Bayramlar İçin!
Bir bayramı daha açlığımızla, hedefe kilitlenmiş irademizle karşılıyor; bayram sevincinize sevincimizi, coşkunuza coşkumuzu taşıyoruz.
Halklarımızın en güzel değerlerinden biri olan bayramların ilişkilerimizde, yaşamımızda hakettiği yeri bulması, onun coşkusunu, sevincini yaşamamızın yolu, sadece iyi bayramlar temenni, umut etmekten geçmiyor. O temenniyi, umudu yaratmak için, tüm sorunlarımız karşısında el ele, omuz omuza vermek; bizi köleliğe mahkum etmek, diri diri mezara gömmek isteyenlerin karşısında gücümüzü birleştirerek, haklar ve özgürlükler mücadelemizin etrafında bir araya gelerek temenni ve umutlarımıza kendi ellerimizle, mücadelemizle ulaşmaktan başka yolumuz yok.
Bertolt Brecht’in dediği gibi:
“Birleş sen de yoksullarla, durma
Birleş yarına bırakmayanlarla bu işi
Ya hep beraber ya hiçbirimiz
Kurtulmak yok tek başına yumruk ve zincirden
Ya hep beraber ya hiçbirimiz…”
En güzel bayramları kendi ellerimizle yaratacağımıza, bizim olacağına olan inancımızla selam ve sevgilerimizi sunuyoruz…
13 Ocak 2004
Hüseyin Çukurluöz, Bekir Baturu
1 No’lu F Tipi Hapishane C5/80
Sincan Ankara
(Yukarıdaki mektup, Ekmek ve Adalet dergisinin 8 Şubat 2004 tarihli 97. Sayısında yayınlanmıştır.)
Bekir Baturu ve Hüseyin Çukurluöz’ün Güney Öğrener’e yazdığı karttır:
Merhaba Günay; (Öğrener)
İnançlarıyla, cesaret ve cüretiyle zulmün ve ölümün üstüne koşarak kahramanlaşanlara selam olsun…
Selam olsun Muharrem Karademir canımıza!..
4 yıldır süren tarihi yürüyüşümüz, 107 canımızın göklere yükselttiği inanç, irade ve sosyalizme, halka ve vatana bağlılık anıtı; bugün tüm ezilen halklara direnme gücü ve yol gösteren ışıktır.
Bugün Kahramanlar Anıtı’na öğretmenlerimizden, yol gösteren kahramanlarımızdan devraldığımız bayrağı, Gültekin Koç yürüyüşçüleri, boranımız Muharrem canımız dikerek, anıta adını nakşetti. Başınız-başımız sağ olsun. Halklarımızın, ailemizin başı sağolsun…
Günay; Muharrem canımız, ortağımız Gültekin yürüyüşçülerimizin ilk muştusu oldu. Bu yanıyla onurlandık, gururlandık; coşkumuz daha bir arttı; kinimiz daha bir bilendi, inanç ve irademiz daha bir pekişti. Muharrem canımızın muştusu, 107’lerimizden bugüne geçen bir yılda ağırlaşan zulmün baskı ve sansürünü parçalamakla kalmadı, çorbacıları da ezip geçti. İnançsızları sarstı, çorbacılar nedeniyle yorgunluk belirtileri gösteren, rehavetin güvensizlik filizlerini kırdı attı.
Dün de, bugün de destanımız, kahramanlarımız konuştu, konuşuyor, konuşturuyor. Ezilen, yıkılan, sinen ve korkaklaşan bir kez daha zulüm oldu, buna hizmet edenler oldu. Buna eğilimli yanlarımız oldu. Yücelen ve onurlandıran ise kahramanlarımız…
Muharrem canımızın anısı önünde saygı ve bağlılıkla eğilirken, tekrar başımız sağ olsun diyor, tüm arkadaşları Muharrem canımızın sıcaklığıyla kucaklıyoruz. Canımız, gururun en yücesini yaşattı bize, aynen iade edecek ve onu fazla bekletmeyeceğiz. Sözümüzdür…
Bekir ve Hüseyin..
(Yukarıdaki mektup, Ekmek ve Adalet dergisinin 11 Temmuz 2004 tarihli 115. Sayısında yayınlanmıştır.)
