DERSİM
OVACIK – KARADERE DİRENİŞİ
Bugün 83 milyon nüfusa sahip olan ülkemizde 65 milyon insanımız yoksulluk cenderesinde yaşam mücadelesi veriyor. Çürümüş ve kokuşmuş düzende bir avuç asalak halkımızın alınterini, emeğini çalarak saraylarda yaşarken halkımıza zulmü reva görüyorlar. Tepeden tırnağa halkımıza düşman, faşist bir devlet var. Bu devlet 40 dolar milyarderinin devletidir. O kırk kişi ise emperyalizmin ülkemizdeki yerli işbirlikçileridir. Emperyalistler onları kullanarak ülkemizi gizli işgal yöntemi ile sömürüyorlar. Bu düzende halkımızın payına düşen acı, kan ve gözyaşıdır. Her gün bir yerde insanlarımız intihar ediyor. Yoksulluk, çaresizlik Azrail olmuş durumda.
AKP faşizmi ise korku içinde yaşıyor. Bu korku ile direnme kültürünü, geleneklerini yok etmeye çalışıyor. Polisi, savcısı, hakimi yetmiyor her sokağa kamera koyarak, her köşe başına bekçiler dikerek halkımızın öfkesini bastırmaya çalışıyor. Korku dağları yaratarak adaletsiz düzenlerinin devam etmesini istiyorlar. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar bunu başaramazlar. Çünkü ülkemizde Parti-Cephe gerçeği vardır. Bu gerçek her ne şart altında olursa olsun direnme, Marksizm-Leninizm’e bağlı kalma, devrim ve iktidar hedefine sahip olmaktır. Ancak ML koltuğunda oturanlar bugünün dünyasında halka umut olabilir, direnme kültürünü yaşatabilir. Bu ideolojik güce sahip olmayanlar ise düzenin bataklığında yok olup gitmeye mahkumdur.
Bugün AKP faşizmi ve onun baş saldırganı Soysuz Süleyman Parti-Cephe’yi bitirdiği yalanını yineleyip duruyor. Ancak yatıyor kalkıyor, katıldığı her programda hiç alakası olmayan konular konuşulurken dahi Parti-Cephe diyor.
Çünkü onlar biliyorlar ki; bu ülkede Cephe varsa umutta vardır.
Yaptıkları her şey Cephe’yi yani halkın umudunu bitirmek içindir. Ancak bu çelik suyunu şehitlerinin kanından almıştır. Ve Cephenin çelikten iradesini kırabilecek hiçbir güç yoktur.
Kızıldere’den başlayıp bugüne uzanan bu tarih her aşamasında yeni gelenekler yaratarak, kan, can pahasına sürdürülen feda savaşıyla oluşturulmuştur.
Bu geleneğin halkalarının en önemli parçalarından birisi de kırda oluşturulmuştur.
Dağlar Anadolu halkının isyancı damarının aktığı yerdir. Tarih boyunca o dağlardan ne Köroğlu ne Çakırcalı Efeler eksik olmamıştır. İsimleri ve cisimleri değişmiş olsa da umutları ve inançları aynı olmuştur.
Feda ruhuyla yaratılan bu geleneğin halkalarından birisi de Dersim Karadere’de yaratılmıştır.
Dersim Karadere Direnişi Tarih: 25 Haziran 1995 Yer: Ovacık Karadere
5 DHKC gerillası, Kenan GÜRZ, Zehra ÖNCÜ, Doğan GENÇ, Figen YALÇINOĞLU ve Cem GÜLER, 25 Haziran’da 1995’de Ovacık Yeşilyazı nahiyesi Karadere mevkiinde binlerce düşman gücüyle kuşatıldılar. Düşmanın teslim ol çağrılarını çatışarak cevapladılar. 15 saat süren yiğitçe Çatışma sonrasında şehit düştüler. Dersin İbrahim Erdoğan Kır Silahlı Propaganda Birliği Mustafa Sefer Müfrezesine bağlı gerilla birliğinde görevli savaşçılardı. Birlik komutanları Kenan Gürz’dü.
Yüreklerimizdeki Kararlılıktı Dersim Dağlarında Yankılanan
Hava kararmak üzereydi. Toparlandılar, konakladıkları arazinin kamuflajını yaptılar. Güneş neredeyse battı batacaktı; yola koyuldular. Temmuz sıcakları her yanı kavuruyordu. Dağ-taş yemyeşildi. Yaz mevsiminin tüm güzellikleri doğayı sarıyordu. Köyden çıngırak sesleri, keçilerin, koyunların meleyişi, köpek havlamaları geliyordu. Gerillanın ayak sesleri bile duyulmuyordu, bu hengâmenin içinde kaybolup gidiyordu. Dersim’in en güzel köylerinden birine gidiyorlardı. Bu köyde onları bağrına basan, geciktiklerinde yollarını gözleyen köylüler vardı. Komutan Cemal (Nazım Karaca), … ağabeyin evine, en önde girenlerdendi. Ev epeyce kalabalıktı. Ev sahiplerinin misafirleri vardı. Genç kızlar, çocuklar, analar, hepsi etrafını sardı. Yaşlı kadınlar kadın gerillaların saçlarının örüklerini okşuyor, öpüyorlardı. Sohbetleri, içilen demli çayla iyice koyulaştı.
On iki yaşlarında bir çocuk, Nazım’ın dizinin dibinden ayrılmıyordu. Çevresinde dolanıyor, silahına, çantasına bakıyordu. “Dokunsam, ne der bana” tereddüdündeydi. Çocuğun meraklı davranışları, Nazım’ın dikkatini çekti. “Adın ne senin” dedi. Dikkati çekmiş olmanın sevinciyle “Cem” dedi. Ama O’na herkes Cemo diyordu. Nazım ile Cemo arasındaki sohbet böylece başladı.
Kaç yaşındasın Cem?
On iki yaşındayım.
Delikanlı olmuşsun, okula gidiyor musun?
Evet, gidiyorum.
Büyüyünce ne olacaksın?
Gerilla.
Bütün gerillalar, Cemo’nun bu cevabına güldüler. Çocukların hayal dünyası büyüktü. Pilot olmak, doktor, astronot, olmak isteyene bile rastlanabilirdi. Ama çocukların “gerilla olacağım” cevabını tereddütsüz vermesi, gerillaların dağlarda ortaya çıkmasıyla başladı. Cemo ile Nazım’ın arasındaki sohbet devam etti:
Topaç çevirmeyi bilir misin?
Yok.
Peki bisikletin var mı?
Var, ama binmek istemiyorum. Ben silahım olsun istiyorum. Biz askercilik oynuyoruz. Topaç çevirmek istemiyorum. Onları çocuklar oynar.
Cemo, büyümek için sabırsızlanıyordu. Verdiği cevaplar bunu gösteriyordu.
Sohbet esnasında bile, Cemo’nun gözü yine silahtaydı. Nazım, bir ara dersleriyle ilgili sorular sormaya başladı. Ama Cemo’nun aklı fikri silahtaydı. Ne yapıp edip, silahı eline almak istiyordu. Komutan, Cemo’nun ısrarına dayanamadı. Silahındaki şarjörü çıkartarak ona uzattı. Dünyalar onun olmuştu. Ateş etmek istiyordu. “Büyüyünce ateş edersin” dediler. Cemo sabırsızlandı; “Ben büyüyünce gerilla olacağım, o zaman zaten ateş ederim” diyordu. Silahtan ayrılmak istememesine karşın gitme vakti geldi. Gerillalar, tüm ev halkıyla vedalaşarak ayrıldılar.
…
Nazım’la yaşadığı o güzel gün, Cemo’nun aklından hiçbir zaman çıkmadı. Tatili bittiğinde Cemo’nun çocuk yüreğinde gerillaya olan özlemi de başlamıştı. Bu özlemle, bir an önce büyüyüp, gerillaya katılmak sabırsızlığını taşıyordu. Ve her geçen gün mücadelenin içinde yer almaya başlıyordu. Yaşı büyüdükçe sevdası da büyüyordu.
Bütün kitle gösterilerinde hep en öndeydi. ‘95 yılında Fevzi Çakmak Mahallesi’nde Newroz ateşini yakanlardandı. “Şu Dersim’in Dağları” türküsünü, gerillaya katılma arzusuyla, ağız dolusu söylüyordu. “Gerillalar savaşıyor” dizesini öyle bastıra bastıra söyledi ki, “kitlenin etrafındaki sivil polisler ona yaklaştılar.
“Hangi gerillalarmış bunlar?” dediklerinde; Cemo; “Cephe gerillaları tabii ki” cevabını tereddütsüzce verdi. Yapılacak bir şey yoktu, polisler çekip gittiler.
Cemo yatağına sığmayan bahar selleri gibiydi. İlla Munzur’a akacaktı. Kendi başına Dersim’in köylerine gitti, gerillaları bulamayınca geri döndü. Haziran başlarında şansını bir kez daha denedi. Köy yollarına düştü, bu kez görmeden dönmek yoktu. Neredeyse on beş gün gerillaları aradı. Cemo, bir haziran akşamı “yatağına” kavuştu, gerillaları buldu. Henüz on beş yaşını yeni bitirdiği günlerdi.
…
Komutan Murat’ın (Kenan GÜRZ) müfrezesi birkaç gündür… Köyü’nün arka tarafından konaklıyordu. Kısa bir süre önce yaptıkları eylemi konuşuyorlardı. Komutan Murat iki yıl önce gerillaya katılmıştı. Çok genç bir gerillaydı. İhanetin yaralarını sarmak için büyük sorumluluklar yüklenmişti. Bölge komutan yardımcısıydı. Ve misyonunun farkındaydı. Mutlaka önlerindeki süreç aşılmalıydı. Murat ihanetin yaşamdaki zaaflardan ortaya çıktığını çok iyi biliyordu. Bütün gerillalara yaşantılarını sorgulaması için yol gösteriyordu. Tek tek hepsiyle konuşuyor, yapılması gerekenleri anlatıyordu.
Karanlık çökmek üzereydi. Komutan Murat, birkaç kişinin adını sayarak … köyüne gitmeleri gerektiğini söyledi. Kendileri de yakın bir köye gidip onları bekleyeceklerdi. İsmi sayılan ekip, önden çıkarak yola koyuldu. Her zamanki gibi onları, köyün girişinde köpekler karşıladı. Girişteki ilk eve uğradılar. Daha kapıdayken, “Hozat’tan gençler gelmiş, size katılacaklarmış” haberini aldılar. Bu arada Cemo köpek havlamasıyla dışarı çıktı. Gerillalar ve Cem köyün orta yerindeki çeşmenin yanında karşılaştılar. Birbirlerine sarıldılar. Gerillalar Cemo’ya köyde ne aradığını sordular.
Size katılmaya geldim.
Parti’nin haberi var mı? Duraksadı, kem küm ederek;
Siz de partisiniz, savaşmak isteyeni reddetmezsiniz herhalde, dedi.
Kararı verecek olan Komutan Murat’tı. Bu nedenle işlerini çarçabuk hallederek, Cemo’yu da yanlarına alıp köyden çıktılar. Cemo, çocukluğundan beri büyüttüğü özlemini gerçekleştiriyordu. Durulmuş bir su gibiydi ve rahattı. Çünkü gerillaya kabul edileceğini biliyordu.
Murat ve diğer gerillaların bulunduğu evin önünde nöbetçi onları durdurdu. “Çoğalmışsınız” dedi. Gerillalar ayrıldıkları sayıdan iki fazlaydı. Biri milis, diğeri Cemo’ydu. Yeni gelenleri dışarıda bekleterek Komutan Murat’ı çağırdılar. Murat durumu öğrendiğinde çok sevindi. Cemo artık Cephe gerillasıydı. “İsmini ne takalım” dedi, hazırmış gibi “Nazım olsun” dedi. 19 Mart ‘94’te şehit düşen Nazım KARACA’nın ismini almak istiyordu. “Onun gibi bir gerilla olacağım” sözleri bir yemin gibiydi. Komutan Murat yeni savaşçıyı alarak eve girdi. Müfrezeye Cemo’yu Nazım olarak tanıttı.
Bütün gerillalar yıllardır onu tanıyormuş gibi kucakladılar. Hatice (Figen YALÇINOĞLU) yerinden kalkarak, “Komutan yoldaş bir halay çekeriz artık değil mi?” dedi.
Büyük bir coşkuyla söylediği ve sevincini kattığı “Heyo, hoy hemo gelin oy” türküsünü söylemeye başladı. Bütün gerillalar Cemo’yu da aralarına alarak evin tabanını titreten bir halaya başladılar. Hepsi sevinçliydi, ama hiçbiri Cemo’nun hedefe ulaşmasının sevincine yetişemiyordu. Kolay mı? On iki yaşından beri bugünü bekliyordu. O, Nazım gibi olacaktı. Köylüler ise, küçücük yaşına ve kocaman yüreğine bakarak, hayranlık duyuyorlardı. Haziran’ın 10’unda gecenin karanlığı gerillaların coşkusuyla aydınlanıyordu.
Araziye gittiler. Yere serdikleri telis torbaların üzerinde kıvrılarak silahları yanlarında uykuya daldılar. Cemo uyuyamıyordu. Üşümesin diye yoldaşları onu aralarında yatırıyorlardı. Sırt üstü uzanmış gözlerini yıldızlara dikmişti. İçinden “Gerillayım işte, silahımı da bir elime alırsam” diye geçiriyordu. Bir an önce sabahın olmasını istiyordu. Fazla sabretmesine gerek kalmadı. Güneşin ilk ışıklarıyla bütün gerillalar içtima düzeni aldılar. Cemo çekingen değildi. Hemen Selvi’nin (Zehra ÖNCÜ) yanına sıraya girdi. Selvi’yi daha yeni tanıyordu, ama çabucak ısınmıştı. İçtimadan sonra Selvi, Hatice ve Cemo ızgara kurmaya başladılar. Izgara, gerillaların, ateşin duman çıkartmasını engellemek için piramit şeklinde dizdikleri odunlara verdikleri addı. Selvi bütün yoldaşlarına olduğu gibi Cemo’ya da öğretiyordu; “odunlar ıslak olursa kabuklarını soyacaksın. Ayrıca odunların boyu hemen hemen aynı olmalı, yoksa ateşimiz duman eder.” Cemo hiçbir şeyi kaçırmamak için dikkatle dinliyordu. Cihan (Doğan GENÇ) eline aldığı kara çaydanlığı dereden doldurmuş geliyordu. Bütün gerillalar bir şeylerle uğraşıyorlardı. Komutan Murat ise, bir yoldaşıyla birlikte Cemo’nun silahı için depoya gitmişti. Onlar geldiğinde çay demlenmeye başladı. Cemo, yeni gelen silahın kendisinin olduğunu biliyordu. Ateşi, çayı her şeyi unutmuş bir an önce silahını almak istiyordu Murat: “Acele etme Nazım, önce kahvaltımızı yapalım, sonra silahı da veririz, öğretiriz de” dedi. Cemo önce silahının öğretilmesi için ısrar ediyordu. “Ya biz kahvaltı yaparken düşman gelirse” deyince bütün gerillalar güldüler. Komutan Murat çaresiz, “Bu silahın tetiği, bu da emniyeti, emniyeti aşağı indireceksin, tetiğe basacaksın. Gez, göz arpacık. Şimdilik bu kadar yeter” dedi. Cemo, Murat komutanın peşini bırakmıyordu. Zar zor kahvaltı sofrasına oturttular.
Selvi, Cemo’nun yanında oturuyordu; “Merak etme birazdan anlatacağız” dedi. Kahvaltıdan sonra; Murat, Selvi, Hatice, Cihan ve bütün gerillalar hem bilgilerini tazelemek için hem de Cemo’ya silahı öğretmek için toplandılar. Cemo usanmıyordu, keleşten sonra müfrezedeki bütün silahları öğrenmek için çaba harcıyordu. Murat sabırlıydı. G3, mavzer, 14’lü… tüm silahları bıkmadan anlattı. O, yoldaşlarını eğitmeyi bir görev olarak biliyordu. Cemo’nun öğrenme hevesi Murat’ın eğiticiliğiyle birleşince öğlene kadar askeri eğitim yaptılar. Öğlen saatleri dinlenme saatiydi. Hatice ve Selvi uyumadılar, birkaç gerilla daha onlara eşlik ediyordu. Selvi, onlara Parti-Cephe’nin ideolojik-politik hattını anlatıyordu.
(…) Hatice de birkaç aylık savaşçıydı. Cem’in ısrarını görünce kendisinin ilk katıldığı günler aklına geldi. 23 Nisan’da katılmış, l Mayıs’ta da ilk çatışmasına girmişti. Her şey bir günde olmuştu. Düşmanı görmesi, ilk ateş edişi… Soğukkanlıydı. Komutanı çatışma anında onu mevzilendirdiğinde, silahını çapraz tutmuş, düşman hedefini kollamıştı. Büyük bir coşkuyla o günkü duygularını Cemo’ya anlatıyordu. Sanki çatışma anını yaşıyordu. Cemo hayranlıkla, “ben de sizin gibi iyi bir gerilla olacağım” diyerek Hatice’nin anlattıklarından ne derece etkilendiğini gösteriyordu. Cihan da bu konuşmalara ortak oldu; “Bir de ateş ederken lexen bra lexen (vurun kardeşler vurun) diyeceksin ki Ooo değmeyin keyfime. Ama kendini düşman ateşinden de koruyacaksın.”… Müfrezenin en deneyimli savaşçısı Selvi de Cemo’ya hiç sabırsızlanmamasını, ateş etmek için daha çok fırsatı olacağını söylüyordu. Hepsi onlarca çatışmadan geçmişti, deneyimliydiler. Parti-Cephe’ye sonsuz güven ve bağlılıkları vardı. Bütün bu duygularla Cemo’yu da eğitmeye çalışıyorlardı.
Cemo’yu aldıkları neredeyse bir hafta oluyordu. Milisler aracılığıyla komutana …. adlı arkadaşın yaralı olduğu haberi ulaştı.
Onu bulup getirmek için Özel müfreze oluşturuldu. Herkes bu ekipte yer almak için gönüllüydü. Seçmek ne kadar zordu. Ama müfrezeye bir tane sağlıkçı şart olduğu belliydi. Çünkü bir yaralının yanına gidiliyordu. Oysa bu haberin gerçek olmadığı çok sonra açığa çıkacaktı. Selvi müfrezenin sağlıkçısı olarak ekipte yer aldı. Ardından Cihan, Hatice ve bir savaşçı daha seçildi. Komutan olarak ise Murat gidecekti. Tam gidecekler belirlemişti ki, Cemo atıldı; “ben de gitmek istiyorum…” dedi. Komutan Murat ona kalmasını söyledi. Üstelik annesinin köye geldiğini, annesiyle görüşüp kendi isteğiyle dağlara çıktığını anlatması gerekiyordu. Cemo öfkelendi; “Çocukmuşum gibi niye peşimden geziyor, kimseyle görüşmek istemiyorum. Hem, ailem neden dağlara çıktığımı çok iyi biliyor” dedi. Komutan Murat, onu ikna edemedi. İllaki bu göreve o da gidecekti. Sonunda Cemo’yu da özel ekibe dahil ettiler.
Haziran’ın 22’siydi. Murat’ın ekibi ayrılacaktı. Cemo bu özel göreve gidecek olmanın heyecanı ile yerinde duramıyordu. Gerillalar, kucaklaşarak ayrıldılar.
Beş kişilik grup yola çıktı. Artık herkesin aklı fikri onlardaydı. Yollarının üzerindeki köylerden biri de Kemal ASKERİ ve sekiz yoldaşının kahramanlaştıkları köydü. Komutan Murat kerpiç bir evin önünde durarak arkasında yürüyen Cemo’ya sessiz bir şekilde “Burası bizim yoldaşlarımızın çatıştığı ev” dedi. Cemo biraz hüzünle, biraz gururla yıkık eve baktı. Gecenin karanlığında yıldızlar ve ayın ışığında yola devam ettiler. Geceyi Koru Köyü’nün arazisinde geçirdiler. Bu köy Cemo’nun köyüydü. Üç yıl önce bu köyde Nazım KARACA ile yaşadıkları aklına geldi. Nazım’ın silahını elinden alışını, aralarında geçen konuşmaları tek tek hatırladı. Kendisi bu köye gerilla olarak gelmişti. Düşman köyünü zorla boşaltmıştı. Cemo bu duruma çok içerleniyordu. Köylülerin evlerinde olmalarını ne kadar çok isterdi. Gecenin sessizliğinde bu düşüncelerle uyudu.
Ertesi gün saat on civarında ayrıldıkları müfreze ile telsiz bağlantısı kurdular. Diğer müfrezenin komutanı “önünüz temiz olmayabilir, geri dönseniz iyi olur” demesine rağmen, Murat Komutan “bu görevi yerine getirmeliyiz. O yüzden gidiyoruz” diyerek yoldaşlarıyla son görüşmesini yaptı. Çevreyi kontrol ederek gündüzden, ormanın derinliklerinde yürümeye başladılar. Hava oldukça soğuktu. Neredeyse 1314 saatlik bir yolu, köylerin tamamen boşaltıldığı bir güzergahta yürüyeceklerdi. Bir yıl önce bu vakitler köylerin hepsi cıvıl cıvıl insanlarla kaynıyordu. Şimdi ise, evler yakılmış-yıkılmış, köylerin hepsi birer harabeydi. Mıxor Köyü’nün karşısındaki bir kaynağın başında mola verdiler, su buz gibiydi, hepsi avuç avuç içtiler. Yarım saat dinlenip yola koyulacaklardı. Murat komutan bir sigara yaktı. Emirgan, Çaytaşı şehitlerini onlarla yaşadıklarını anımsadı. Burada her taşta onların ayak izleri vardı. Savaşçılarıyla duygularını paylaştı. Cemo ile Hatice, bu bölgeye ilk kez geliyorlardı. Cemo, «buralar eskiden nasıldı?» dedi. Murat, Selvi ve Cihan birlikte «keşke» dediler. «Keşke doluyken buraları görseydiniz.”
Mıxor, Murat’ın köyüydü. Ne kadar güzel bir yer olduğunu bilmez miydi? Burada doğmuştu, ilkokula kadar burada okumuştu. Meralarında keçilerini gütmüş, ormanlarında odun kırmıştı. (…) Malatya’ya okumaya gittiğinde, köyünü çok özlerdi. Hatta üniversite sınavını kazanmış köyünün hasretine dayanamamış, köyüne geri dönmüştü. İşte o zaman Cephe gerillalarını görmüş, onları tanımış ve en sonunda Cephe gerillası olmaya karar vermişti. O zamanlar 19 yaşındaydı. Geçmişi hatırladığı için hüzünlendi. Köyünün harabe haline üzülüyordu. Anılarından sıyrılarak, savaşçılarını topladı. Yürüyüşe başladılar.
Saatlerce yol yürüdükten sonra, gece geç saatlerde dolu olan ilk köye girdiler. Uzun bir aradan sonra gerillaları görmek, taraftarlarını sevindirdi. Komutan Murat, yaralı arkadaşları hakkındaki duyumların doğru olup olmadığını anlamak için, köylülerle epeyce sohbet etti. Köylüler, böyle bir haber duymadıklarını söylediler. Bundan sonra ihtiyaçlarını temin ederek araziye gittiler. Konakladıkları arazi Karadere mevkii idi. Ovacık’a gelen müfrezeler birçok kez bu arazide konaklıyorlardı. En uygun noktaya nöbetçi çıkararak dinlenmeye başladılar. Yorgun oldukları için öylece uyudular.
Lexen Bre Lexen (Vurun Kardeşler Vurun)
Havanın aydınlanmasıyla düşman telsizlerinden konuşmalar geçmeye başladı:
53.31… dinlemedeyim.
Tamam… Merkezden dümenler (araçlar) geldi mi… EkremRasimlerin (baş harfleri biraraya gelince ER oluyordu) … Çok ivedi… bir şekilde… yakındaki köyün… çıkışında… beklemekteyiz…
53.31 kanatlarla (helikopter) … Tevfik İshak Mehmetleri (TİM’leri)… sıfır tepesine anlaşıldı mı… bırakıyoruz…
Operasyondaki asker telaşlıydı. Gerillalarla karşılaşma düşüncesi onu korkutuyordu. Telsizde küfretmeye başladı.
Ulan… O… çocuğu… sana ivedi… gönder dedim… Kokarcalar her an çıkabilir…
Endişelenmeyin… hemen galipliyoruz (gönderiyoruz). (*)
Telsiz konuşmaları çok hızlı bir şekilde devam ediyordu. Düşman kendince gerillaya kokarca ismini veriyordu. Her taraf aydınlığa kavuştuğunda, düşman kuşatmasını tamamlamıştı. Gerillaların konakladıkları yer ise bütün araziyi denetleyemiyordu. Her taraf sık ağaçlarla kaplıydı. Bu nedenle tepelerde konumlanan düşman askerini farketmediler. Saat 07.3008.00 civarıydı. Derenin içinden tepeye doğru giden patikadan düşman askerleri geçiyordu. Komutan Murat’ın ekibi geçen ilk iki kolu fark etmemişlerdi. Üçüncü kol geçmeye başlayınca nöbetçi düşmanı gördü. Komutan Murat yoldaşlarını mevzilendirdi. Özellikle Cemo’nun ve Hatice’nin meziine büyük önem verdi. Çünkü onlar
daha çok yeniydiler. Kendisi de mevzilenerek düşmana fırsat vermeden ateş etmeye başladı. Cobra, Skorsky helikopterleri çatışma alanını bombalıyordu. Gerillalar sürekli ateş ediyordu. Cemo ateş etmenin mutluluğunu yaşıyordu. Sağınasoluna bombalar düşüyordu, ama Cemo tereddütsüzdü. Göğsünden aldığı bir kurşunla yere düştü. Yoldaşları, Cemo’nun yere düştüğünü görünce, daha bir öfkeyle ateş etmeye başladılar. Hatice de, Cemo’nun ardından vuruldu. Cihan slogan atarak yoldaşlarının şehit düştüğü yere kadar gitti. Dişe diş bir çatışmaydı. “Lexın bra lexın” diyerek sürekli ateş ediyordu. Kurşunlar yağmur gibi yağıyordu. Komutan Murat’ın yanına gitmeye çalıştı. Tam mevziden çıkmıştı ki, aldığı kurşunla yere yıkıldı.
…
53.31. dinlemedeyim..
Tamam… Kokarcalar çok güçlü… Oldukça kalabalıklar… vurun
Tamam… darbeleyin… Takviye gönderiyoruz.
Telsiz konuşmaları, cızırtılar, kesintiler ve düşmanın telaşıyla devam ediyordu. Şifreli konuşmayı bırakmış, öfkelerinden birbirlerine küfrediyorlardı.
Komutan Murat ve Selvi çatışmayı sürdürüyordu. Düşman telsizlerinde gerillaların kalabalık olduğuna dair konuşmalar geçiyordu. İki kişiydiler, kıyasıya çatışmaları onların kalabalık zannedilmesine neden oluyordu. Düşman yanlarına yaklaşamıyordu. Murat komutanın mermileri yavaş yavaş tükeniyordu. Keleşinin mermileri bittiğinde tabancayla ateş etmeye devam etti. Tepeyi aşmak üzereydi ki, tabancanın mermileri de tükendi. Telsizi düşmanın eline geçmesin diye iyice sakladı. Düşman ise özel timleri ormana soktu. Murat yaralıydı, çekilemiyordu artık, tutsak düştü. Operasyonun komutanı merkezle muhabereye başladı.
Merkez, merkez yaralı… birini ele geçirdik. Komutanları herhalde… Kahverengi pantolon giyinmiş… Sürekli slogan atıyor…
53.31. Ne yaparsınız yapın… Konuşturun, sorun bakalım… Diğerleri nerede…
Anlaşıldı… Dinlemede kalın…
Murat Komutana işkence yapıyorlardı. Önce kulaklarını kestiler. Vücudunda sigara söndürdüler. Ama komutanın ağzından slogandan başka bir şey çıkmıyordu. Tekrar merkeze bağlandılar. Merkez, “vurun” dedi. Murat komutana işkence yapa yapa katlettiler. Selvi ise komutanın yerini boş bırakmamıştı. Murat’ın intikamını alırcasına son mermisini tüketene kadar mevzi mevzi çatıştı. Hava neredeyse kararacaktı. Timler giderek yaklaşıyorlardı.
Dersim Dağlarında Yürekler Bomba Oldu…
Artık mermisi kalmadı. Düşman sürekli “teslim ol” çekiyordu. Kala kala elinde bir bomba kalmıştı. Kafasında “teslim olmak yok” diye geçirdi. Parti-Cephe geleneklerine yenisini eklemeliydi. Bir an düşündü. Bağırarak “teslim oluyorum” dedi. Bombanın pimini çekerek, mandalını avuçlarının arasına sıkıştırdı. Ellerini başının üzerine koydu. Düşman sevinçten dört köşe olmuştu. Parti-Cephe’lileri teslim alacaktı. «Ayağa kalk bize doğru yürü» dediler. Bir yüzbaşı, iki er onun kendilerine doğru yürüyüşüne bakıyordu. Yaklaştı… Yaklaştı… Yanyanaydılar artık. Gözlerinde öfke, yüreğinde geleneklere sahip çıkmanın rahatlığıyla, elindeki bombayı bıraktı. Selvi, kadınlık onurunu Dersim dağlarında taçlandırırken, ölüme o kadar yakınken, düşmana kayıp verdirerek şehit düştü.
Zehra Öncü son anında bile bomba yaptığı bedeniyle şehitler kervanına katılırken düşmana unutamayacağı bir ders vermişti.
Zehra “Bir gün bu dağlardan ellerimizde kırmızı karanfillerle, zafer türküleriyle ineceğiz. İşte o gün hep birlikte halaya duracağız” diyordu.
25 Haziran 1995’te Ovacık’ın Karadere Mevkii’nde Cem GÜLER, Kenan GÜRZ, Zehra ÖNCÜ, Doğan GENÇ ve Figen YALÇINOĞLU 1516 saatlik çatışmayla kahramanlık destanını büyütmüşlerdi. Şimdi gelenek tüm Cephe savaşçılarının mirasıydı. Direniş bayrağı asla yere düşmeyecekti.
(*) Düşman telsiz kanalında geçen konuşmaları Ovacık bölgesinde bulunan bir başka DHKC müfrezesi tarafından telsiz kanalıyla dinlenmişti. Öyküdeki telsiz konuşmaları buradan öğrenildi.
Sonuç Olarak;
Parti-Cephe savaşçıları geleneklere yenileri ekleyerek devrim mücadelemizi büyütmüşlerdir. Zehra Öncü’de bu geleneklere bir yenisi daha eklemiştir. Hem yoldaşlarının hesabını sormuş hem de düşmana bir Cephe gerillasını asla teslim alamayacaklarını fedasıyla göstermiştir.
Geleneklerimize gelenekler eklediğimiz alanlardan biri de dağlardı. Çiftehavuzlar ve Dersim, Bağcılar ve Karadeniz uzaktılar birbirlerinden. Ama hepsinde aynı geleneğin savunucuları savaşıyordu. Asla teslim olmama tavrı Cephelilerin bulunduğu her yerdeydi, duvarlara, taşlara kanla atılan imza, dağ, kent ayırmadı. Cephe savaşçıları nerede olurlarsa olsunlar, “siz teslim olun” diye seslendiler düşmana. Hangi koşulda olurlarsa olsunlar, önce yoldaşlarının güvenliğini düşündüler. Bunlar hiçbir talimatta, tüzükte yazılı değildi. Bu, onurla, gururla
“Direniş Geleneğimizdir” diyebildiğimiz Parti-Cephe gerçeğidir.
Savaşın yasası, kayıplardan korkmamaktır. Bedel ödemektir. Ölmek ve öldürmek, vurmak ve vurulmak, yenilmek ve yenmektir. Kayıpsız, bedelsiz, yenilgisiz bir zafere tarih tanıklık etmemiştir. Savaş, ancak savaşın yasalarına, kurallarına uyanlara, zafer şansı tanır.
Bir özlemdi, bir tutkuydu dağlar. Kabına sığmaz bir coşkuydu. Halkların özgürlüğü yolunda vazgeçilmez bir yeri vardı. Ne bir niyet meselesi ne de tercih meselesiydi. Dağlar olmazsa olmazdı. Halk kurtuluş savaşımızda zorunluluktu. Anadolu’nun tarihinde nerede zulme karşı duranlar varsa, bir ayakları dağda olmuştur. Ve dağlar bağrına basmıştır isyancıları.
Gerilla, silahlanmış halktır. Gerilla, kendi ürettiğini tüketemeyen, emeği sömürülen, adaletsiz bırakılmış halkın bağrından çıkan silahlı öncüdür. Gerilla, boyun eğmeyi reddeden, “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diyen Dadaloğlu’dur.
Gerillanın en büyük silahı düşmanın açıklarıdır. Düşmanı her yerde tuzağa düşürmek, pusu atmak, darbeler vurmak mümkündür.
Gerillanın elindeki olanaklar her zaman sınırlıdır. Düşmanın elinde ise tüm olanaklar mevcuttur. Gerilla bu koşullarda yaratan, olanaksızlıkları olur hale getiren ve düşmana hiç beklemediği anda ve şekilde vurandır.
Çarpışma ruhu ve nefrettir, sınıf kinidir gerillayı yenilmez kılan. Sınıflar savaşında, ezilen sınıfın teknolojik anlamda, maddi anlamda gücü olmamıştır hiçbir zaman. Taşıyla, baltasıyla, kazma küreğiyle mücadele etmiştir.
Dayı diyor ki; “gerilla, olanaksız koşulların savaşçısıdır. O her şeyi dışarıdan bekleyen güce ve silaha tapan bir anlayışla hareket edemez. Onun gerçek silahı kitleleri iyi tanıyıp örgütlemesi ve hareket ettiği araziyi her parçasıyla tanımasıdır.
Bugün geçmişin deney ve tecrübeleri ışığında yapmamız ve yapmamamız gerekenler ortadadır. Düşman teknolojik olarak daha donanımlı ve deneyimli. Ama bizler de imkansızlıklara, olanaksızlıklara, düşmanın gücüne karşı aciz değiliz. Feda ruhuyla savaştıkça düşmandan hep bir adım önde olacağız. Nerede ve ne zaman vuracağımızı biz belirleyeceğiz.”
Gerilla; devrimin garantisi ve öncüsüdür!
5 gerilla fark edildiklerinde düzlük bir alandaydılar. Askerler ise onlara göre yüksek bir yerde mevzilenmişlerdi. Bu da onların direniş kararını değiştirmedi. “Teslim olun” çağrılarına Kızıldere’deki, Çiftehavuzlar’daki gibi cevap vereceklerdi.
Çatışmada saatler geçiyordu, ama bini aşkın asker, bir türlü “imha” edemiyordu bu beş gerillayı. Canları tatlıydı, kafalarını bile çıkaramıyorlardı bulundukları yerden. 3 saat, 5 saat, direniş sürüyordu. 10. saat… Gerilla şehitler vermeye başladı. Çatışmanın 14. saatinde komutan yardımcısı Kenan Gürz, Doğan Genç, henüz 16’sındaki Cem Güler ve Figen Yalçınoğlu birbiri peşisıra şehit düştüler.
15 saat dolmuştu direnişte… sadece Zehra Öncü vardı çatışmayı sürdüren. Zehra bir sağlık emekçisiydi gerilla olmazdan önce. Lice’de hemşireyken oligarşiyle halkın savaşına pratik olarak tanık olmuştu. Diyarbakır Sağlık-Sen’in kurulmasında görev almıştı ve iki yıldır da gerilla olarak dağlardaydı.
Çember daralıyordu Burnak köyü yakınlarındaki arazide. Ama Zehra, yoldaşlarının hesabını sormadan şehit düşmek istemiyordu. Elinde kalan son bombasını bunun için kullanacaktı.
“Teslim oluyorum” diye seslendi katliamcılara. Oligarşinin yüzbaşısı inanamıyordu. Daha önce hiçbir Cephe gerillasının teslim olduğuna tanık olmamıştı. Subay, “öyleyse ayağa kalk, ellerini başının üzerine koy ve yavaş yavaş bize yaklaş” dedi.
Zehra bombasını elinin içinde iyice kavrayarak, iki elini başının üzerine koyarak yürüdü yoldaşlarının katillerine doğru.
İnfaz mangalarının başı, bir devrimciye boyun eğdirmenin zevkini çıkarıyordu; ama çok sürmeyecekti. Zehra yüzbaşıyayaklaştığında bir hamleyle onu tutarak avucunun içindeki bombayı patlattı. Katliamcı yüzbaşı, iki katil asker suçlarının hesabını verirken kendisi de şehit düştü.
