Home Genel 26 Mart 1972 İngiliz Ajanların Kaçırılması

26 Mart 1972 İngiliz Ajanların Kaçırılması

0

Gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra THKP-C ve THKO önderleri, savaşçıları Ordu Ünye’de harekete geçerler. 26 Mart’ta İngiliz Radar Üssü’nde görevli teknisyenlerin kaldıkları ev basılarak, 12 kişi etkisizleştirilip 3 İngiliz ajanı rehin alınır.

Eylemle ilgili yayınlanan bildiride şunlar ifade edilir:

“Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine!

(…) Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan emperyalizminin askeri örgütü olan NATO’da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır:

1. İnfazlar derhal durdurulacak,

2. Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacaktır.

(…) Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde, bu İngiliz ajanları kurşuna dizilecektir.”

Gerillalar, 27 Mart’ın ilk saatlerinde rehinelerle birlikte Tokat’ın Niksar ilçesi Kızıldere Köyü’ne ulaştılar.

İngiliz ajanlarının kaçırılıp rehin alınması eylemi Türkiye’de büyük bir sarsıntı yaratmıştı. Amerikan ve İngiliz ajanlarının eşliğinde askeri birlikler, MİT’çiler, kontrgerilla, polis, Karadeniz’e yığıldı.

30 MART 1972

BİZ BURAYA DÖNMEYE DEĞİL ÖLMEYE GELDİK!

30 Mart sabahı, kaldıkları köy evi kuşatılmıştı. “Teslim ol” çağrıları başladı.

Kuşatma altındaki devrimciler, “Teslim ol” çağrılarına Mahir’in bu tarihsel sözüyle cevap verdiler: “BİZ BURAYA DÖNMEYE DEĞİL, ÖLMEYE GELDİK!”

Çatışma başladı. Düşman ateşi altında ilk şehit düşen Mahir oldu. Savaşçılar, en küçük bir kararsızlığa kapılmadan direnişi sürdürdüler. Düşman koşulları yerine getirmemişti; bu nedenle aldıkları karar gereği THKP-C ve THKO savaşçıları İngiliz ajanları cezalandırıldılar. Çatışma tüm hızıyla sürmektedir.

Mahir de içlerinde onbir kişiydiler. Mahir de içlerinde sekiz THKP-C ve iki THKO gerillası şehit düşerken Ertuğrul Kürkçü gizlendiği yerde sağ ele geçirildi. Türkiye Devrimi’nin Yolu Kızıldere’de kanla yazılmıştı.

O günden sonra THKP-C’nin mirasına sahip çıkanlar, “KIZILDERE MANİFESTOSU YOLUNDA İLERİ”, “YOLUMUZ ÇAYANLARIN YOLUDUR” sloganıyla mücadeleyi sürdürdüler.

O gün ölmesini bilmeyenler ise hapishanelerde, mahkeme kürsülerinde teslimiyet ve ihanet yolunda ilerleyeceklerdi.

THKP-C ÖZGÜR VATAN İÇİN SAVAŞIN ROTASINI ÇİZDİ

Mahirler 30 Mart 1972’de Kızıldere’de şehit düştüklerinde pek çok kimse bu işin bittiğini düşünmüştü.

THKP-C’nin Kızıldere’de fiziki yenilgiye uğramasından hemen sonra 6 Mayıs ‘72’de Denizlerin idam edilmesiyle, ‘71 Silahlı Devrim Cephesi dağıtılmış, devrimci örgütler fiziki olarak yok edilmişlerdi. 12 Mart faşizminin devrimci kadrolara, aydınlara, geniş halk kesimlerine yönelik terörü bununla sınırlı kalmamış,

binlerce devrimci-demokrat zindanlara doldurulmuş, demokratik örgütlenmeler kapatılarak halk ses çıkaramaz hale getirilmişti.

“Sol” adına geriye kalan pek çoklarına göre durum umutsuzdu! 12 Mart “Balyozu” çoğu kimseyi sersemletmiş, bunlar gerek zindanlarda gerekse dışarıda kendi içine kapanarak yılgınlığın, inkarın ve geçmiş mücadeleye küfrün teorilerini yapmaya koyulmuşlardı.

Devrimci mücadelenin gerektirdiği özveri ve kararlılığı gösteremeyen, yakın devrim hayallerine kapılarak girdiği kavgada umduğunu bulamayan pek çok unsur, mücadelenin şu veya bu aşamasında, özellikle baskı ve terörün yoğunlaşmasına da bağlı olarak, devrimci safları terk etmiş, bu yılgınlar giderek devrimci mücadeleye düşman bir tutum içine girmişlerdi. Ülkede yıllar boyunca değirmen misali solcu öğütüp, dönek üreten hapishanelerde bulunanların pek çoğu ise “cuntayı bu kadar azgınlaştıran”, kendilerini bu hale sokan silahlı mücadeleye lanet okumakta, hatta bazıları bununla da kalmayıp, işi Demirellere ilericilik, yurtseverlik misyonu bahşetmeye kadar vardırdılar.

Ancak bu durum çok uzun sürmeyecekti. Çünkü kendi kabuğunda yaşayan bu yılgın ve döneklerin dışında çok farklı bir ülke gerçeği vardı. Geniş emekçi kitleler “71 Silahlı Mücadelesi”ne büyük sempati duyuyor, kuşatma altında teslim olmayıp idealleri uğruna ölümü tereddütsüz karşılayanları emekçi halk ve gençliği, büyük bir bağlılıkla, sempatiyle anıyor, ağıtlarla, türkülerle ölümsüzleştiriyordu.

Yılgınların, teslimiyetçilerin ve emperyalizm ve işbirlikçilerinin hiç te ummadığı büyük bir devrimci potansiyel açığa çıkmıştı. Bu potansiyeli açığa çıkaran devrimin yolunu çizen Mahirler ve onların uzlaşmaz devrimci çizgisiydi.

‘71 silahlı devrim hareketine sempati temelinde bir araya gelen çoğu genç insanlar, bir yandan devrimci düşünceleri öğrenip kavramaya çalışıyor, bir yandan da bu düşünceleri yaymak için çaba gösteriyorlardı.

Ortada hiçbir örgütlü hareket kalmadığı halde geniş bir devrimci potansiyel ortaya çıkmıştı. ‘73 sonlarındaki bu tablo “bu işin bittiğini” düşünen yılgınlar tarafından görülmese de, oligarşi tarafından tespit ediliyordu. “Ne ezilen ne ezen, insanca, hakça bir düzen…” diye ortaya çıkarılan “halkçı Ecevit” işte bu tespitin ürünüydü. Devrimci potansiyeli oligarşi adına düzen içinde tutma görevini üstleniyordu.

Kısacası ‘71 silahlı mücadelesi cunta ile ezilmiş, ancak devrim ateşi söndürülmemiş, aksine ülkenin her yanına sıçrayarak daha geniş kesimleri sarmalamıştı.

Peki, bu nasıl olmuştu?

‘71 silahlı mücadelesi, Türkiye’de o güne dek binlerce sayfa yazıyla anlatılamayan, konferanslarla, seminerlerle, haddi hesabı olmayan laf ebelikleriyle gösterilemeyeni ortaya koymuş, “devrim” ile devrimin öznesi olan “kitleler”i buluşturmuştu.

Geleneksel solun o güne kadar gösterdiği kaypak, tutarsız ve kendi gücüne güvenmeyen, küçük burjuva kuyrukçu pratik (ki bu pratik hiçbir zaman geniş halk kitlelerine ulaşmayan bir ‘konuşma’dan ibarettir) ’71 silahlı devrim hareketiyle aşılmış, Türkiye ve Kürdistan devriminin yolu aydınlatılmıştır.

‘71 Silahlı Devrim Cephesi içerisinde gerek ülkenin sosyo-ekonomik şartlarının çözümlenmesi, gerekse bu ülke şartlarında devrimin yolunun gösterilmesi açısından THKP-C’nin özel bir yeri olduğu bugün hemen pek çok kesim tarafından kabul edilmektedir.

THKP-C, bizzat onu oluşturan kadroların içinden geldikleri veya ilişki içinde oldukları siyasal mücadele alanlarında (gençlik, işçiler, köylüler, aydın ve sanatçılar, ordu gibi hayatın her alanında) geniş kitle bağlarına sahip olmuş, devrimin yolunu aydınlatan, teorik birikimin üzerinde yükselttiği faşizme karşı silahlı mücadele ile Türkiye’de o güne dek hiçbir sosyalist hareketin ulaşamadığı ölçüde kitlelerde yankı bulmuştur.

Evet, THKP-C 12 Mart faşizmine karşı silahlı savaşımında Haziran 1971’de Hüseyin Cevahir’i, 19 Şubat 1972’de Ulaş Bardakçı’yı ve son olarak 30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan’la birlikte tüm önder kadrolarını yitirerek ağır bir fiziki-örgütsel yenilgiye uğradığı, fiziken yok edildiği halde nesnel olarak Türkiye ve Kürdistan devrimini başlatmış, Türk ve Kürt halklarına güçlü bir miras bırakmıştır.

Yenilgi ideolojik bir yenilgi değildi. Çünkü ONLAR uzlaşmamış, teslim olmamış savaşa devam demişlerdi.

İdeolojik olarak yenilmeyenler örgütsel-fiziki olarak yenilseler de yeniden daha güçlü doğacaklardır.

“Biz teoriyi devrim yapmak için okuduk, öğrendik.” Mahir Çayan’ı “Kesintisiz Devrim II- III” için yazdığı “Giriş” yazısında bu vurguyu yapmak zorunda bırakan şey, Türkiye solunun o güne kadar reformizmi, burjuva kuyrukçuluğunu, parlamentarizmi ve entelektüel gevezeliği aşamamış olmasıdır. THKP- C bu koşullarda yüksek bir ihtilalci atılımla doğrudan faşist devletin karşısına çıkarak, emekçi halkların kurtuluşunun, devrimci halk iktidarını kurmaktan başka yolu olmadığını haykırmıştır. Teorisi ve pratiğiyle oligarşik devletin karşısında yer alarak, bu konudaki geleneksel yanılgıya son vermiş, sosyalist hareketin ideolojik bağımsızlığının yaratılmasında tarihsel bir adım olmuştur.

Bugün daha iyi görülmektedir ki THKP- C, Türkiye ve Kürdistan halklarının kurtuluş mücadelelerine rehberlik etmiş, dogmatik-şabloncu anlayışların iflas ettiği bu topraklar üzerinde gelişen-güçlenen bir devrim perspektifi sunmuştur. Bunun temel nedeni, THKP-C’nin Marksizm-Leninizm’i ülkemizin somut koşullarına uygulaması, emperyalizmin yeni-sömürgecilik ilişkilerini çözümleyerek III. Bunalım

Dönemi’ne özgü devrimci savaş çizgisini ortaya koymasıdır.

THKP-C bir yanıyla ülkemiz topraklarını kucaklarken, halklarımızın tarihsel-sosyal-kültürel-psikolojik özelliklerini göz önüne alıp ideolojik-politik mücadelesini buna göre şekillendirirken, aynı zamanda Marksizm-Leninizm’i evrensel boyutlarda ele alarak, teori ve pratiğini enternasyonal bir çerçeveye oturtmuştur.

THKP-C’nin emekçi halk kitlelerinde bıraktığı derin izler, onun önderlik düzeyinde yarattığı sarsılmaz kararlılıktaki devrimci sosyalist tipinin hayat içerisinde yeniden yeşermesine, gelişip güçlenmesine zemin oluşturmuş, emperyalizmin ve oligarşinin bin bir türlü saldırısına rağmen, bu savaşçı devrimci kişiliği yok edilememiştir. THKP- C’nin halka umut ve güven verebilmesini sağlayan, onun her koşulda söylediklerini yapan bir devrimci örgütü, düşmanın tankı topu önünde eğilmeden halkın davasını savunan bir devrimciliği temsil edebilmesidir.

THKP-C’yi gerek sözde savunur gözüküp onu karikatürize edenler, gerekse onun ihtilalci ruhunu boşaltarak onu sadece bir “muhalefet” hareketine indirgeyenler, THKP- C’yi hiçbir zaman kavrayamamış, halkın davasını savunmak bir yana Mahirlerin bıraktığı mirası da hoyratça harcamışlardır. Ancak THKP-C’den öğrenmesini bilenler ve her şeyden önce halkın davasını savunan, bu uğurda THKP-C önderleri gibi gerektiğinde yaşamını vermeye hazır olanlar için, THKP-C emperyalizme ve oligarşiye karşı kurtuluşun yolunu açan, bizi geleceğe taşıyan Türkiye halklarının kurtuluş umuduydu.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Exit mobile version