
12 Eylül 1980 günü saat 04.00’ten itibaren Türkiye halkları için artık kapkara bir dönem başlıyordu.
Ordunun faşist generalleri darbe yapmış, baskı, katliam ve işkenceyle adı anılacak olan 12 Eylül faşist cuntası ülke yönetimini ele geçirmişti.
Amerikancı faşist cunta geldiği ilk andan itibaren halka karşı görülmedik, dizginsiz bir saldırı başlattı. Ülke yabancı bir ordunun işgali altındaymış gibi bir görüntü vardı. Caddeler, sokaklar tanklarla çevrilmiş, her taraf asker kaynıyordu. İşkence tezgahları tam kapasite çalışmaya başlamıştı. Bir avuç sömürücü asalak dışında tüm halk kesimlerinden yüzbinlerce insan bir anda faşist terörle karşı karşıya kaldı. Binlerce insan işkencede, sokak ortasında, dağlarda katledildiler, yüzbinlercesi işkencehanelerden geçirildi, onbinlercesi hapishanelere dolduruldu. Siyasi partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve derneklerin kapılarına mühür vurularak faaliyetleri durduruldu.
Emperyalizm ve Oligarşi Faşist Cuntaya Neden İhtiyaç Duydu?
Ortadoğu’da ABD yanlısı İran Şahı devrilmiş, Sovyetler Birliği Afganistan’a müdahale etmiş, Ortadoğu adeta kaynayan kazan görünümündedir. Ortadoğu’da çıkarları tehlikeye giren ABD’nin bu bölgede dağılan Mısır-İsrail-İran üçgenini yeniden oluşturmak için İran’ın boşluğunu dolduracak bir ülkeye ihtiyacı vardır. Türkiye, Ortadoğu’ya yakın olması, Müslüman olması, NATO içinde ABD’den sonra en büyük orduya sahip olması ve ABD ile bağımlılık ilişkileri dikkate alındığında bu görev için iyi bir adaydır. Fakat Türkiye’de sürmekte olan halk kurtuluş savaşı, emperyalizm ve oligarşiyi tehdit eder hale gelmişti. Halk muhalefetinin böylesine yükseldiği Türkiye’nin, ABD’nin Ortadoğu’da kendisine vereceği görevi yerine getirmesi mümkün değildi. Bu görevi yerine getirebilmesi için öncelikle halkın mücadelesi bastırılmalıydı.
Siyasi ve ekonomik istikrarın bir an önce sağlanması gerekiyordu. IMF’nin dayattığı ve asıl olarak emperyalizm ile tekelci burjuvazinin çıkarlarını gözeten 24 Ocak Kararları bu dönemde alındı. Bu programın uygulanabilmesi ise ancak daha fazla baskı, terör ve katliam ile mümkündü. Bu politikaları Demirel’in mi yoksa ordunun faşist generallerinin mi uygulayacağına ABD karar verecekti. Bu koşullarda gündeme geldi askeri faşist cunta. 12 Eylül cuntası faşist karakterini gizleyerek, tarafsız görünerek yürüttüğü baskı ve şiddet politikalarıyla devrimcileri teslim almak, halkı sindirmek istiyordu. Ancak böylelikle emperyalizmin ve oligarşinin isteklerini yerine getirebilir ve bunu sürekli kılabilecek faşist kurumlaşmalarını oluşturabilirdi. Cuntanın planı buydu.
12 EYLÜL FAŞİST AMERİKANCI CUNTASINA KARŞI MÜCADELE
SOL MÜLTECİLİĞİ SEÇTİ, BİZ ÜLKEDE KALIP DİRENDİK
Daha düne kadar “devrim”, “sosyalizm” diyen oportünist, reformist, geleneksel soldan birkaç istisna dışında “çıt” çıkmamaktaydı. Ülkemiz gerçekliğini kavrayamamış, 12 Eylül gibi açık faşizm koşullarına gerek ideolojik, gerekse örgütsel olarak kendini hazırlamamış olan sol, tam bir panik ve kaçış yaşamaktadır. Sol, bu tavrıyla faşist cuntanın ekmeğine yağ sürmüş, cuntanın işkence ve terörüyle bir başına ortada kalan halk kitlelerinin gözünde değerini yitirmiştir.
Bir kısım sol, cuntanın ayak seslerini duyar duymaz 12 Eylül’den önce “geri çekilme taktiği” diyerek soluğu yurtdışında alırken, bir kısmı da 12 Eylül’le birlikte mücadeleyi tatil ediyordu. Sol bu tavrına ideolojik kılıf da buldu: “Devrim dalgası düşmüştü”. Bu durumda “ricat” devrimci bir taktikti. Sol bu tespitiyle 1905’ler Rusyası ile ülkemizin koşullarını bir tutuyordu. Ricat’ı güç toplamak için değil mücadeleyi tatil olarak yorumluyordu. O zamana kadar silahlı mücadeleyi savunan yapıların da tavrı diğerlerinden farklı olmadı.
Devrimci Sol ise 12 Eylül faşist cuntasına karşı sessiz kalmadı. Daha ilk günden cuntayı savaşarak karşıladı.
Cuntanın hemen ardından “AMERİKANCI FAŞİST CUNTA 45 MİLYON HALKI YENEMEYECEK” şiarıyla bir kampanya açtı. Devrimci Sol, Eylül 1980’de yayınladığı bildiride şöyle diyordu:
“Bu zalim Amerikancı faşist cuntaya karşı mücadele etmekten başka bir yol yoktur. Amerikancı generaller ve işbirlikçi sermayedarlar 45 milyon halkı rehin alamayacaklardır. İran’da Şah’ın, Nikaragua’da Somoza’nın sonu ne olduysa Türkiye’de faşist Evren gibilerinin sonu da o olacaktır. Hiçbir diktatörlük kendiliğinden yıkılmaz. Bunun için mücadele etmek gerek. Cuntaya, faşizme, emperyalizme karşı olan herkesin birleşebileceği bir platform vardır. Bugün ana ilke diktatörlüğe karşı çıkmak olmalıdır.”
Bu bilinçle hareket eden Devrimci Sol, darbeler de yemesine, bedeller ödemesine rağmen cuntaya karşı kampanyayı sürdürdü. İşkencecilerden hesap soruldu. Devrimci Sol kadrolarından Ahmet Karlangaç’ın işkencede katledilmesi üzerine öğrencisi olduğu İTÜ’de 1 günlük boykot gerçekleştirildi.
Kampanya boyunca geniş bir ajitasyon-propaganda çalışması yürütüldü. Yüz binlerce bildiri, el ilanları dağıtıldı. Afiş ve duvar gazeteleri asıldı. Yasadışı gösteriler düzenlendi, birçok bombalı-bombasız pankart asıldı. Gece saat 24.00’den sonra sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş olmasına rağmen 100’den fazla banka tahrip edilerek, bombalandı. Başta İstanbul ve İzmir olmak üzere çeşitli kentlerde Amerikan Kültür Merkezleri, Tusloglar ve diğer emperyalist kuruluşlara yönelik saldırılar düzenlendi, Amerikalılara ait arabalar yakıldı. İşkenceciler, muhbirler, halk düşmanları cezalandırıldı.
Bu kampanya ile Devrimci Sol cuntaya karşı her koşulda savaşılacağını, teslim olunmayacağını herkese gösterdi. Cuntaya karşı direniş ve mücadele bayrağını dalgalandırmanın onurunu taşıdı.
12 Eylül’den sonraki süreçte dışarıda ve hapishanelerde, her koşulda örgütlülüğü ve gücü oranında mücadeleye devam eden Devrimci Sol, direnişleriyle cuntanın “teslim aldık”, “yok ettik” demagojilerini boşa çıkarmış, onun terörist ve faşist yüzünün açığa çıkmasını sağlamıştır. Devrimci Sol yürüttüğü mücadele ile belki cuntanın programını bozamamış ama örgütsel varlığı ve faaliyetlerini sürdürerek, hiçbir koşulda yok edilemeyeceğini kanıtlamış, halk kitleleri için direnme azmi ve moral kaynağı olmuştur.